%100 Doğa Outdoor Yaşam Etiği

Yazarlar

Anasayfaya git Sonraki yazara git Önceki yazara git
  • Kişi beğendi
  • Yazı Boyutu :
    Yazıyı Büyüt Yazıyı Küçült
  • Paylaş :

İstanbul'dan Nefret Ediyorum

Ali Birerdinç
info@yabantv.com

Sevgili av dostlarım.
Bir sezonu daha kazasız, belasız kapatmanın mutluluğunu yaşıyorum. Ancak son Kemalpaşa avımızda öyle büyük bir kaza atlattık ki, sormayın gitsin.
Üstelikte her programımda ve yazılarımda “Aman çalıya çırpıya, her kıpırtıya, hedefi görmeden sakın tetik düşürmeyin” diye uyarmaktan dilimde tüy bittiği halde.
Kendini bilmez bir kişi, az kalsın iki can arkadaşımın ölümüne neden olacaktı. Allahtan çocukların verilmiş sadakaları vardı, çok şükür çok ucuz atlattık.

Bu nedenle “Sezonu çok şükür kazasız belasız kapattık” diyorum.

Bu kısa hatırlatmayı yaptıktan sonra şimdi gelelim esas meselemize.

Hepiniz biliyorsunuzdur, İstanbul diye bir şehirde yaşıyorum. Daha doğrusu yaşamaya çalışıyorum. Bu şehirde doğup büyüyen bir kişi olarak diyorum ki “Bu şehirden nefret ediyorum.”
Diyeceksiniz ki “ O zaman orada niye yaşıyorsun? ” Haklısınız, “Ancak bazı mecburiyetler olmasa burada bir dakika durursam namertim.”

Sevgili dostlar, İstanbul’un bir tarafı Edirne ile, diğer tarafı ise neredeyse Düzce ile birleşti.
Bir şehir düşünün ki, içinde yaklaşık 20 milyon insan yaşıyor. Bu şehre her yıl bir Eskişehir nüfusu kadar göç geliyor.

20 yıl sonra bu şehre hiç göç gelmese dahi, burada yaşayan insanların yapacakları doğumlarla şehrin nüfusunun en az 2 katına çıkacağı belirtiliyor. Yani 40 milyon. Gerisini varın siz düşünün.
İstanbul’da şu anda dahi nefes alacak en ufak bir yeşil alan, mezarlıklar dışında kalmadı. Yer gök beton binalarla doldu.
Mütahitleri trilyoner yapan bir şehir oldu İstanbul.

Oysa bundan 20 yıl önce, İstanbul’a tek bir çivi çakılmamak üzere yasalar çıkarılsaydı,bugün bu vahşi beton yığınları ortaya çıkmayacaktı. İşte öyle bir yasa çıkartmazsanız, her mütahit bulduğu her boş yere böyle beton yığınlarını diker.

Sabah camı açıyorsunuz şehir adeta anırıyor. Araç motor sesleri, tekerlek sesleri ile inleyen bir şehir oldu İstanbul.
Bu nasıl bir vicdansızlıktır? Bu nasıl bir utanmazlıktır? Bu nasıl bir aymazlıktır? Anlamış değilim. Bundan sonrada anlamaya hiç niyetim yok.

Çok eski bir dostum olan rahmetli Erzincan Valisi, daha sonra Denizli Valisi olan Recep Yazıcıoğlu ile sohbet ederken, “İstanbul’da deprem olursa ne olur? “diye sorduğumda, “İnsanlar depremden çok koleradan, bulaşıcı hastalıklardan hayatını kaybedecek. İstanbul çökecek” diye cevap vermişti.

Bizim avcı ustalarımız Edirnekapı'nın dışında, Okmeydanı’nda, Samatya’da, Çırpıcı çayırında bıldırcın avlandıklarını anlatırlardı. En uzak avlandıkları yer, Büyükçekmece’deki Yakuplu köyünde meşhur Angurya çiftliği idi. Şimdi tüm buralar beton yığınları haline geldi. Ondan sonra diyoruz ki bıldırcın niye gelmiyor? Hayvanın konaklayacağı yer kalmadı ki, nasıl gelsin?

İstanbul’a yakın köylerden sebze meyve gelirdi. Şimdi o köyler yok edildi. Beton yığınları haline getirildiler. Beton mu yiyecek bunca insan. Şimdi oturup Antalya’dan meyve sebze gelsin diye bekleniyor.

Efendim üçüncü köprü yapılacakmış! 333 tane köprü yapılsa ne yazar. Yol yok. Yer gök otomobil dolu.Trafiğe kayıtlı araç sayısı Türkiye'de Şubat 2014 itibariyle 18 milyon 94 bin 581'e ulaşmış.

500 TL taksitle bankalar otomobil kredisi veriyor. Son model civa gibi süratli otomobillerle trafiğe çıkılıyor. Ehliyetler neredeyse bakkalda satılacak. Hiç bir eğitim yok. Adam durup dururken geliyor çarpıyor .”Niye çarptın kardeşim?” diyorsun.” Ağabey fren tutmadı” diyor. Tutmaz tabi beyinsiz, frenin bir tutma mesafesi vardır. Onu bilmiyorsan aracın üstüne niye çıkıyorsun?

Öndeki araçla arana fren mesafesi bırakırsın, sağından gelir önündeki o araya girer. Uyanık ya. Sabır sabır da nereye kadar?

Yapılan istatistiklere göre, önden giden araca arkadan gidip çarpan, araç kazaları sıralamasında dünyada ikinci ülkeymişiz iyi mi?
Yakında bu kafa yapısıyla birinci ülke olacağımıza adım gibi eminim.

Ya, insan 3 saatte işine gider mi? sabah saat 06 30 da evden çıkmadın mı yandın. 07.00 den sonra trafik felç. Tem ve E 5 için diyorum.
Saat 10 da birde kamyonlar trafiğe girdi mi? hepten yandın. Akşam dönüşte de 3 saat, işe gidiş geliş toplam 6 saat yolda geçiyor. Bir de kaza oldu mu yandı gülüm keten helva. Trafikte bir de kalp krizi geçirdin mi? Hastaneye değil doğru mezarlığa.Allah rahmet eylesin.
Eskiden sabah ve akşam trafiği vardı. Şimdi her saat trafik var. Sabah saat 04.00 ava gidiyoruz, trafik var.
Arkadaşlara soruyorum” Bu insanlarda ava mı gidiyor? “ diye. Gülüyorlar.

Ve de işin en ilginci yanı, hiçbir yetkili ya da bir görevli ortada yok!
Hani vatandaşa hizmet etmek için, vatandaşın verdiği vergi ile maaş alan o yetkililer nerede? Yoklar.
Ama sevgili büyüklerimiz trafiğe çıkınca, yolun sağından tepe lambaları eşliğinde beş dakikada gidecekleri yere gidiyorlar.
Sanki onlar gökten zembille indi.
Onlarda sözde vatandaşa hizmet etmek için o makamlardalar.
Nerede?

Onun için İstanbul’dan nefret ediyorum. Hem de günde bin kere.

Bakın size Osmanlı tarihçisi bir dostumun anlattığı bir olayı nakledeyim.

Padişah Topkapı sarayında otururken, vezir gelir ve padişaha İstanbul’a yakın vilayetlerden birinde büyük bir yangın çıktığını, vilayette ve köylerde büyük zarar olduğunu söyler.
Padişah, derhal “Orduyu o köyleri ve o vilayeti eski haline getirecek şekilde onarması için oraya gönderin” der.
Vezir şaşkın bakışlarla padişahın emrini yerine getirir. Ve o vilayet ve köyler eski haline getirilir.
Aradan uzunca bir zaman geçer ve bir gün vezir yine koşarak padişahın huzuruna çıkar, ve Balat ile Fener arasında büyük bir yangın çıktığını, yangını söndürmek için tulumbacıları oraya sevk ettiklerini söyler.
Padişah “İyi etmişsiniz” der.
Vezir şaşkın bir vaziyette padişahın huzurunda çıkar.
Ve bir süre sonra vezir, padişaha “Padişahım yangın çıkan o vilayeti ve o köyleri onarsın diye oraya orduyu gönderdiniz. İstanbul’un en güzide semti olan Fener ve Balat’ta çıkan yangınına pek oralı olmadınız. Merak ettim, neden böyle davrandınız ?” diye sorar.
Padişah vezire döner der ki; “ Fener ve Balat’ta oturanlar bu ülkenin en zengin insanlarıdır. Onlar ne yapar eder, kendi zararlarını karşılarlar. Ancak o vilayet ve o köylerdeki insanlar zar zor geçinen gelirleri İstanbul’a göre çok iyi olmayan vatandaşlarımızdır. Biz devlet olarak onlara gereken yardım ve desteği yapmazsak onlar da kalkar İstanbul’a göç ederler. Burada onlara ne iş, nede aş bulunabiliriz. Orada hiç olmazsa üretime katılıyor, bağlarını bahçelerini ekiyor, geçimlerini sağlıyorlar. Onun için oraları onarsın diye orduyu oraya gönderdim” der.

İşte devlet yönetmek böyle bir şeydir.
Ondan sonra o devlet, tabii ki 600 yıl dünyayı yönetir.

İşte böyle sevgili dostlar.
Bilmem anlatabildim mi? Neden İstanbul denilen bu beton yığınından nefret ettiğimi…



Gönder