%100 Doğa Outdoor Yaşam Etiği

Yazarlar

Anasayfaya git Sonraki yazara git Önceki yazara git
  • Kişi beğendi
  • Yazı Boyutu :
    Yazıyı Büyüt Yazıyı Küçült
  • Paylaş :

İnsaf Beyler

Ömer Borovalı
info@yabantv.com

 

 

Şu Keklik yemleme kampanyasından beri yığınla bağış telefonu ve maili gelirken arada “bir tek Keklik avımız var, ona da giderim” diyen de “bu yılın avlanma ücretini yatırdık, başka da avımız yok, paramızı geri versin bakanlık” diyen de var maşallah. Bu gibi izansız ve insafsız avcı müsveddelerinin hakkından da olsa olsa gene avcılarımız gelir, demek istiyorum da, diyemiyorum.
Nedeni de, benim pesimistliğimden değil de yıllardır gördüğüm ve artık pek yanılmadığım kafamda şekillenmiş Türk avcı profilinden. Ne yazık ki bu genellememin dışında kimseler yok.

İki tip avcı var bence. Biri şartlar her ne olursa olsun “ben avıma giderim, vurabildiğim kadar da vururum” diyenler. Diğeri de kendi vicdanı ile kanun arasında bir yerlerde durmasını bilen, avına da saygı duyan bir kesim. Aslında bu kesimin diğerlerine de “dur” demeleri, diyebilmeleri gerekir. Ama boşuna hayaldir bu da. Zira, avı bir savaş gibi değil de, av gibi yapan, keyif, sosyal bir birliktelik, spor olarak gören, yapılmaması gerektiği durumlara mantığı ve vicdanı ile karar verebilen kafa yapısına sahip pek çok avcı da bu savaşçılara engel olamaz olmaya da çalışmaz. Yanlış anlamayın, ben kendimi de bu kategoriye koyuyorum. Çünkü elimizde bu insafsız, izansız avcı müsveddelerine engel olabilecek hiçbir güç yoktur.

Avcı müsveddeleri diyorum çünkü ne yazsam ifademin ağırlığı altında ezilmeyeceklerini ve bildiklerini okumaya devam edeceklerini, zaten de çoğunun bu yazımı da okumayacaklarını biliyorum.

Av hayvanlarımız aslında bizim kendi öz malımız. Her ne kadar av kanunumuz bunu devletin malı olarak görüyorsa da, bu mal bizim malımız. Yoksa av hayvanlarımızı devlet malı olarak görürsek, ata sözüne bile geçmiş olan “devletin malı deniz yemeyen keriz” lafının da en iyi ispatlarından birini avcılığımızda da sürdürürüz. Zaten hep bu kafayla bu günlere de getirmişiz.

Son Keklik kampanyası ile Türk milletinin yardım severliği bir kere daha ortaya çıkmıştır. Hakikaten de nerelerden ne yardımlar, bağışlar yapar bu millet. Ama, gelin görün ki malına sahip çıkması, hakkını araması her nedense çok yaya kalmıştır bu yardımseverliğinin yanında.

Şimdi bu Kekliğin azalma durumunu ve böyle bir kampanya yapılmasına ihtiyacını Almanya’ya veya İsveç’e veya Fransa’ya veya Amerika’ya, herhangi bir batı ülkesine götürün. Ve o ülkenin bu derecede büyük avcı kitlesi ve diğer yaban dostları bu kampanya’ya katılacaklar da birileri de kalkıp “ben giderim Kekliğe” diyecek. Her kim ki bu ava gideni görsün, bir daha avcılık camiasının içinde yerini alamaz aralarına sokmazlar. Bu kadar paralar yatırılacak yemler taşınacak, dünyanın eziyeti çekilecek keklikleri yaşatmak için, birileri de gidip vuracak. Ama Türkiye’de o birileri avına da gider, kimse de çıkıp onları toplum önünde iki paralık etmez.

Tabii bu Keklik olayını irdelerken, (bu yok oluşun fazla avlanmadan, ağır kış şartlarından, yağışlı bahar aylarına, tarım ilaçlarından tavuk vebasına kadar her türlü sebebi sıralandı ama hala aslını bilen yok) bir şeyi de göz ardı etmemek gerek. Türkiye’nin güney ve batı bölgelerinde Keklik popülasyonlarında bir azalma yoksa ve MAK kararlarında da serbest olan bölgelerde, avının yapılması en doğal hakkıdır avcımızın. Hani hep kendi vicdanının da çıkmayan sesini dinleyerek avlanmasından bahsediyorum. Limitleri kimsenin dinlediği yok da, bari vicdan devreye girebilse, varsa meşgul olduğu başka yerlerden çıkıp!

Keklikler konusundan, son Trakya karlarında Çulluğun başına gelenlerle bitirmek istiyorum bu yazımı. Trakya’da beklenenden bir gün önce gelen ve topu topu bir gün süren kar yağışı ve arkasından gelen donlar, Çulluğu da her yıl olduğu gibi gene bir yerlere sıkıştırdı. Kimi ormanın deniz sahillerine kimi de dere içlerine sığındı. Herkes de tabii onları bulabileceği yerlere gidince, neredeyse bayram öncesi çarşı alışverişine çıkanların yoğunluğunda avcılarla, arabaların bazı yollarda peş peşe sıralandığı bir manzara ortaya çıktı. Buraya kadar tamam. Diyeceğim bir şey de yok. Ben gidemedim diye kimseyi de kıskanmıyorum da. İşim olmasaydı ben de tabii ki giderdim. Ama benim takıldığım başka bir şey.

Çulluklar kar ve don olayında aç kalıyor, toprağa gagasını sokup solucan arayamıyor. Çoğu vurulan Çullukların tahta gibi göğüs kemiği ortaya çıkıyor. Markette tavuk seçer gibi elleyip seçecek haliniz yok elbet. Ama şart mıdır vurabildiğiniz kadar çok vurmak? Hayvan zaten vurulmamak için her numarayı çekiyor bizlere. Sülün gibi koşarak kayıyor köpeğin önünde 20-30 metre ileriden kalkıyor çoğu. Nefesi ve bacağı sağlam olanlar koşup duruyor köpeğin peşinden, YABAN TV’deki programlarda da görüldüğü gibi nefes nefese avcılık yapıyorlar. Bu da tamam. Bacağının ve nefesinin hakkıyla tüfek atıyorlar. O da tamam da, üç kişi dört kişi bir ekip olarak daha köpekleri kokuya girerken koşarak dört bir taraftan kuşun önünü keserek etrafını çevirerek kıskaca almak ne oluyor. Yani “takım olarak avlandık, etrafını çevirdik ve kaçacak delik bırakmadan icabına baktık” nasıl bir avlanma mantığıdır anlamıyorum. Düşmana savaş mı ilan etiniz? O karın yağdığı hafta sonunda 25-28 kuş vuranların haberleri geldi. Kıyıköy’den arayan bir dostum, “ağabey gelmedin bak burası savaş alanı gibi her taraftan yaylım ateşi açılmış gibi” diye telefon etti. Yüzlerce vurulan Çulluğu düşününce içim acıdı açıkçası. Iskalayınca “tüh be” herkes der. Ama için için de “iyi oldu” diyebilmenin de bir erdem olabileceği kimsenin aklına gelir mi acaba?

Göç kuşu diye sonuna kadar vurmak mı şart. O da bu dünyanın kuşu. Bu kadar çok telef edilmesine nasıl dayanacak biraz düşünsenize. Ama desenize bölgesinde yüzlerce her gece kafa lambası ile avlanan Çullukları kurtarmak için eli tüfeklilere bir şey yapmazken kendi vurabileceğimizden mi vazgeçeceğiz. Kekliği hallettik, Çulluğun da bittiğini görmeye müstahakız.

İnsaf beyler. Malınıza sahip çıkın. Umarım avınızı da hala bol bulabileceğiniz sağlık dolu bir yeni yıl olur 2013.
 

Gönder