%100 Doğa Outdoor Yaşam Etiği

Yazarlar

Anasayfaya git Sonraki yazara git Önceki yazara git
  • Kişi beğendi
  • Yazı Boyutu :
    Yazıyı Büyüt Yazıyı Küçült
  • Paylaş :

SIRADAN BİR AV GÜNÜ (Yeni)

Mehmet Arpaz
info@yabantv.com

YABAN’da oturmuş sohbet ederken Melih’in telefonu çalıyor. Karşıda İlhan Hoca (Deveci). Selam söylüyorum. Laf dönüp dolaşıp bana geliyor. Melih “Mehmet Abi kırgın, o nedenle artık YABAN’a yazı yazmıyor” diyor. İlhan Hoca da “insanın kıymeti 50 sene sonra bilinirmiş” diyor. Demek ki kıymetimiz 112 yaşına gelince bilinecek. Umut bu ya Allah o ömrü verirse biz de o zaman öğreniriz. Şaka bir yana, aslında 9 yorum yazarı (balli, necdet gedik, NURETTİN, elmir, darkman, UMUR, adatepeli, helalpara, HUNTERSTAR) ve birkaç telefonla arayan, mail atan hariç pek kimsenin umurunda da olduğum söylenemez. Bizim halkımıza oku deme de, ne dersen de yapar zaten. 9 yorumcu, mail atan ve telefon açanların, İlhan Hoca ve Canım Kardeşim Melih’in hatırını kıramadığım için bugünlerdeki moda deyimle “tükürüğümü yalıyorum.”

Tecrübe çok acımasız bir öğretmen; önce sınavı yapıyor, dersi sonra öğretiyor.

                                                                                                          VERNON LAW

 

Gürül, gürül yanan kömür sobasının üstünde, ağzını açmış, mis gibi kokan kestaneler neredeyse pişmek üzere. Nazilli için çok soğuk bir hava var dışarıda. Ara sıra, tek tük atan kar, acayip bir ayaz var. Sömestrde neredeyse yarılanmış. Babam, kardeşim, Beyhan Amcam, ben Masaya oturmuş, maça kızı oynuyoruz. Kahkahalarımız sokağa kadar taşıyor. Bundan en rahatsız olan annem. “ 

-          Bu ne böyle her gece, evde ne bir muhabbet kaldı, ne de laf. Yetti be maça ası yok sende, yok bende.

-          Aferin be hanım dinlerken maça kızını öğrenmişsin, gel benim yerime sen otur.

-          Yok, yok istemez aman diyeyim.

Sinirli bir şekilde kestane kabuklarını soymaya başlıyor. O sırada maça kızını babama satıyoruz. “Bu ne be yahu siz hile yapıyorsunuz. Her el bu kız bana gelmez ya” deyip kağıtları masaya atıyor ve oyun bitiyor.

Rıza ortaya bir laf atıyor.” Yarın amma av olur, yelpe (çulluk) yarın kepeğini atar. Çipillere de ördek işliyormuş. Abi Yarın biz çift mesai yapalım. Önce yelpe avlarız, sonra fişekleri değiştirip ördek bekine geçeriz.” Herkes üstüne atlıyor ama ihale Rıza ile bana kalıyor. On dakika sonra babamla amcam hava çok soğuk diye kayış atıyor. Tabi günün ne olduğu önemli değil. O zamanlar gün saçmalığı yok. Hava soğuk, yelpe olur, ördek olur. Bu senede kaç defa olur?

Kestaneler de şeker gibiymiş. O kadar da güzel pişmiş ki. Birer tabak yiyoruz. Babamın çok hoşuna gitmiş olacak ki “hanım biraz daha pişir, aşı kestaneymiş” diye yine anama takılıyor. Nazillinin kuzeyine düşen dağlarda incir ve kestane aldı başını gidiyor. Şimdilerde Bursa’nın meşhur kestane şekeri için kestanenin bu bölgeden gittiği söyleniyor. “Ara” diyoruz Rıza’yla öbür odaya sigara içmeye geçiyoruz. Babam da arkamızdan duyacağımız gibi “cıgara içmeye gidiyor hergeleler” diye söyleniyor.

Sigaraları yakıp yarının programını bir, bir yapıyoruz. İçeride sohbetin erken bitmeyeceğini bilerek “Rıza çok erken gitmeyelim, hem hava soğuk, hem de erken yatamayız” diyerek işi bağlıyorum. Eskiden beri soğuktan ödüm kopar. Rutubetli bir bölge olduğundan soğuk adamın içine işler.

Hakikaten de sohbet, amcamın taklit ve esprileri, kahkahalar derken saati ikibuçuk yapıyoruz. Yattık, uyuduk derken kim bilir saat kaç oldu. Güya erken gitmeyecektik, yedi buçuk gibi “abi hadi kalk öğlen oldu” diye Rıza yataktan silkiyor. Aşağıya indiğimizde Nefise teyze çayı demlemiş, sobada ekmeği kızartmış, ortalığı kızarmış ekmek kokusu sarmış. Oturup bir güzel kahvaltı yapıyoruz. Bu gün akşama kadar bir daha yiyip yemeyeceğimiz şüpheli.

Arpaz’a girerken evlerden sobalar tütüyor ama ortalıkta bir Allah’ın kulu görünmüyor. Arabayla su birikintilerinden geçerken buzlar çatır, çatır kırılıyor. Bahçe arasına girip fişeklikleri kuşanıyoruz. Bagajda Tomi ile Zibidi mızıldanırken kapağını açıyorum. Deli gibi dışarı atlıyorlar. Onlarda çok hevesliler. Bahçe aralarının kıyılarında bahçeleri sulamak için hep arıklar, arıkların iki yanında da böğürtlen gürleriyle karaağaçlar vardır. Yelpe soğukta bu arıkların içine girer. Arabadan inip yürüyeli 50 metre olmadı, fermalar başlıyor. Ya bana doğru, ya Rıza’ya doğru kalkıyor. Süzdüre, süzdüre gözleyip avlanıyoruz. Çok keyifli olduğu söylenen Trakya, Marmara çulluk avlarına neden bir türlü alışamadığım şimdi anlıyorum. Tüfeği omuzlarken atabilmek büyük beceri. Çulluk avcılarını kutluyorum. Öğleden sonraya kadar yelpe avlayıp, Akçay kenarına doğru inerken mısır bozuğu, içi çipillik bir tarlaya varıyoruz. Tarlanın öbür ucundan sayamayacağımız kadar yeşil, boz kalkıp gözden kayboluyorlar. Akşam avını burada yapmaya karar verip arabaya dönüyoruz. İyi ki dönmüşüz düşman çıksa neredeyse atacak sıkı kalmamış.

Nail’in fırınında kırılmış soğanla kuru fasulyemizi ekmeği suyuna bandıra, bandıra yiyoruz. Ardından Nail birer orta şekerli kahve yapıveriyor. O zaman “SİGARA İÇİLMEZ CEZASI 65 LİRA” levhaları da yok. Birer de Yeni Harman telliyoruz. Nail para almamakta ısrarcı olunca “al şunları çocuklara pişir” diye ya 8 ya 10 yelpeyi verip mısır bozuğu tarlanın 500 metre yakınına kadar gidip arabayı park ediyoruz. Eğer vurduklarımızı bulamazsak sonra gelip köpekleri çıkaracağız. Karanlık çökmek üzereyken tarlanın bir ucunda Rıza, bir ucunda ben beklemeye başlıyoruz. Önce ufak ördekler jet gibi gelip, gelip tarlaya dalıyorlar. Ama hiç atmıyoruz. Fişek kıymetli. Bitirirsek oturup fişek düzmek var yine. İleride beşer, onar iri ördekler dolaşmaya başlıyorlar. Sonradan bir giydiriyorlar, fişek yetiştirmek imkansız. 10-15 dakika sonra Rıza “Abi hadi arabaya doğru yürü sıkım bitti” diyor. O sırada bu çağrı kalabalık bir kaz sürüsünün sesi arasında kayboluyor. Tam üstüme taş çatlasa 20 metreye kadar sokuluyorlar. İki el atıyorum. 4 tanesinin bohça gibi olduğunu görüyorum. Vurduklarımı toplayıp arabaya geldiğimde Rıza vurduklarını yere sermiş. Hepsini toplayıp arabaya koyup, yola revan oluyoruz.

Babam vurulanları salondaki masanın üzerine sıkış, tepiş yerleştiriyor. Telefon açıp Avcı arkadaşı, çok sevdiğimiz Fuat Bey Amca’yı (Köseoğlu) “abi akşamüstü gidiverdim, attım vurdum, attım vurdum gel de görüver” diye çağırıyor. Evler karşı karşıya. Tam 2 dakika sonra Fuat Bey geliyor. Ayağında ev terlikleri. Hiç konuşmadan masanın etrafında 5-6 defa dönüp babamın önünde duruyor. Ve diyor ki “Arkadaş kusura bakma ama, oğlanların işine benziyor, bu pek senin yiyeceğin bir b...gibi görünmüyor.”

Bu anıda adları geçen hiç kimse yaşamıyor. Hepsine Tanrıdan Rahmet diliyorum. 

Gönder