%100 Doğa Outdoor Yaşam Etiği

Yazarlar

Anasayfaya git Sonraki yazara git Önceki yazara git
  • Kişi beğendi
  • Yazı Boyutu :
    Yazıyı Büyüt Yazıyı Küçült
  • Paylaş :

AYININ YAŞAM ALANI DARALMIŞ........ (Yeni)

Ömer Borovalı
info@yabantv.com

Şu sıralar fazlasıyla gündeme taşınan ayı ahkamına biraz daha katkıda bulunmak üzere bu yazıyı yazıyorum. Zira bilen bilmeyen herkes bu geyiğe takılıyor gördüğüm kadarıyla.

Ömer Borovalı’nın kendine vazife biçtiğinin gerekçesi; Önce onu açıklayayım da kendimi ne suretle kelam eylemeye yetkili ve bilgili ilan ettiğim belki kabullenilir. Efendim bendeniz, çok da uzun yıllara dayanan yabancı yayınlardaki av ve yabanhayatı üzerine bolca sayfa hatmederek, yabancı TV’lerde ilgili yayınları bi hakkın izleyerek, 60’lı yıllardan bu yana özellikle doğu illerimiz olmak üzere Türkiye’nin birçok bölgesindeki ayı, kurt, kızıl keçi, çengel boynuzlu dağ keçisi ile yakın temasta bulunma imkanını kendime yaratıp yaban hayatının bu üyelerinin yaşam biçimlerine ilgimi, ayrıca tatbiki olarak görerek de, kendime “bu kelama yetkili” sıfatını üstlendim diye düşünüyorum. O kadar ki, uluslararası bazı kuruluşlara 30 yıl kadar öncesine dayanan memleketimizdeki bazı hayvanlar hakkında yazdığım bilgi ve araştırma içeren yazılarla, kayda aldıkları sınıflandırmalara dahi gittiler. Dahası da, CIC-Uluslararası Av ve Yaban Hayatı Koruma Konseyi 1970’li yılların başından beri üyesi olan ve Türkiye delegasyon başkanı yaptığı Orman Bakanlığından bu görevi alarak 2001 yılında bendenize bu görevi vermiştir. Bu başkanlığımla CIC doğal konsey üyesi olarak Türkiye’de olmayan av ve yaban hayatı yönetimi eğitiminin önce üniversitelerimizde, akabinde de dünya genelinde bu eğitimi olmayan üniversitelerle, bu eğitimin olduğu ülkeler arasında koordinasyonun başlatılması projem de CIC kabul edilmiş ve bendeniz de bu koordinasyon kurulunun uluslararası başkanlığına getirilmiştim. Ve zamanın Çevre Orman Bakanının da şahsen onayı ile İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi, CIC ve Orman Bakanlığı arasında bir işbirliği protokolü katkılarımla imzalanmıştır. 2004 yılında Orman Fakültesinde açılan iki yıllık Ormancılık Yüksek Okulunda, Av ve Yaban Hayatı bölümü açılmış, bendeniz de burada Yabanhayatı yönetimi dersleri vermiştim.Ne yazık ki protokolde imzası bulunan Orman Bakanlığı bu bölüm mezunlarını istihdam edip konularıyla ilgili görev vermemiş ve ben de esasen yaban hayatı yönetimi konusunda akademik bir kariyerim olmaması dolayısı ile hatıra binaen sürdürdüğüm bu öğretim görevimi de iki yıl sonra sonlandırmıştım. 

Geçenlerde bizim YABAN TV’nin de İspir’de adam öldüren ayının hikayesini her gün değişik versiyonlarla aktarmasına, Erzurum Avcılık Derneği başkanı dostumuz Abdullah Erzurum ile her gün sürdürdüğü canlı takip hikayelerine bir son vermek için “yeter bu palavra atışları“ mahiyetinde bir konu kapanış röportajı yapayım dedim ve kendimi gene uzatmalı bir “ayı adam yer mi?” söyleşisi içinde buldum.

“Eh nihayet birkaç gündür bir şey yok” derken bu akşam da tam kuyunun içine düştüm. Yeni kurduğumuz YABANTUR’un (kuruluşunu köşemde yazarak sizlere bildirmeye bir türlü fırsat bulamadım) beni adeta bilgisayarımın içine hapseden, akşama kadar süren çalışmasından, gözlerimin isyanına boyun eğip bugünü kapatmak ümidiyle, ancak bilgisayarı kapatarak YABAN TV’deki masamdan kalkıp yola koyuldum. Ama muhterem doktorumun herkesin uğrak ve sohbet yeri halindeki makamının önünden geçerken de Yönetim Kurulu Başkanımız Melih Meriç, Dr.Ali Bürkev, İzci program yapımcımız ve Anadolu’yu karış karış dolaşan Off-Road’cu dostumuz Okan Tozun’un akşam geyiğine takıldım. YABAN TV’nin kapsama alanı üzerine sohbet ediyorlar.

Benim de katılmamla iş döndü dolaştı, ayı’nın hikayesinde takıldı. YABAN TV’nin nasıl da bu toplumda bu güncel konuya yön verecek bir bilgiyi topluma sunmadığına, kanaat önderliği yapamadığına ve ister çevreci deyin, ister doğacı, malum grupların toplumu istedikleri gibi yönlendirdiğinin bu olayla da bir kere daha kanıtlandığına dayandı.

Benim şahsen pek de önemsemediğim, bu konuda söz düellosu ayyuka çıkma eğilimine girince, ben de Melih başkana “Ankara’nın yetkililerini YABAN TV’ye çağır bir açık oturum yapalım da soracağım sorulara cevap versinler” dedim ama bir işe yaramadı. Çünkü o da hepimiz kadar biliyor ki, cevap verebilecek yetkideki kişiler böyle oturumlara gelmez. Çünkü gelmek işlerine gelmez. Hizmetinde olmaları gereken avcı toplumunun karşısında ne yazık ki açıklıkla kendi savlarını sunmazlar, sunamazlar bir türlü.

Bu uzunca girizgahtan sonra ben de “Ayı Hikayesini” bir bilirkişi edasıyla bu köşeme taşımaya karar verdim. Belki toplumumuza bu konuda bir kanaat önderliği yaparım diye.

Belki bazıları “ne sıfatla” diye soracaklardır. Merak edenler yazının sonundaki kendimle ilgili bölümü okuyabilirler. Şimdi gelelim AYI’ya.

Şu ağızlara çiklet edilmeye başlanan “ayının yaşam alanlarının daraltıldığı” teranesi koskoca bir yalandır. Doğal alanların giderek yayılan kentleşme alanlarıyla daraldığı gerçeği vardır. Ama bu alanlar ayıların yaşam alanları değildir. Şöyle bir düşünürseniz ayıların yaşam alanı diyebileceğimiz hangi alanlar daraltılmıştır? Hiçbiri. Bırakın kentleşmeyi, hangi köy alanları ayıların yaşam alanlarını daraltacak kadar genişlemiştir? Tarımcılığın baş aşağı gittiği, köy nüfuslarının iş bulma gailesiyle kentlere taşınarak devamlı azaldığı Türkiye’de, nerede ayılar yerlerinden edilmişlerdir? Hiçbir yerde.

Ama benim gene bu güncel ayı hikayesi söyleşilerinden birinde söylediğim bir şey var; Evet, insanoğlu ayıların, kurtların, tüm yaban hayvanlarının yaşama alanlarını işgal etmiştir. İşgal etmesi onlara yaşama alanı bırakmadı değil ama onların yaşam alanlarına girmiştir ve onların sahalarına ortak olmuştur. Tarım ürünlerini, bağlarını, bahçelerini onlara adeta sunmuştur.

Ne yapacaktı yani hayvanlar “insan kardeşler buralara arı kovanlarını kurmuş, patatesleri ekmiş, üzümleri, elmaları dikmiş, biz de uzak duralım” mı diyeceklerdi. Hamburgerci dükkanı yanı başına kurulmuş çocuklar gibi dalacaklardı içine tabii ki ve öyle de yaptılar.

Ama dünyanın bütün medeni ülkelerinde yaban hayatı yönetimi diye bir bilim üniversitelerde 4 yıllık bölüm olarak okutulur. Çevreye ve doğaya bakış açısı medeniyette bir ölçü olup, söylemlerle değil icraatla ortaya konan bilimsel olarak icra edilmesi gereken bir unsurdur, biz onlardan olamadık ki, bizde hala üniversite düzeyinde yok yabanhayatı yönetim eğitimi. Ve dış ülkelerde bu bölümden mezun olanlara devletin av ve yabanhayatı ile ilgili bakanlıklarının içersinde ilgili dairelerinde görev verilir. Ve bu işi onlar yönetir o ülkenin avcıları ile. Çevre kuruluşları demiyorum, avcılık kuruluşları ile. Zira yabanın korunması avcılara gereklidir, yabandan doğrudan istifade edenler onlar oldukları için. Ve avcıların avlanabilmek için ödedikleri paralar da o yabanın korunması ve en sürdürülebilir hasadın alınabilmesi için yapılan çalışmalara kaynak oluşturmaktadır. Çevre kuruluşları ise bol laf üretirler, aynen bizdeki “ayıların yaşam alanlarının daraltıldığı” lafı ve daha bir çokları gibi.  Haklarını da yememek lazım aslında. Kendilerine sponsor olacak büyük zengin kuruluşlar bulurlar –ki o sponsorların çoğu da kendi doğa tahriplerini örtbas etmeye bu paraları çevre kuruluşlarına verirler- ve yaptıkları projelere buldukları sponsorlardan da kendi maaşlarını çıkarıp geçinip giderler.

Ve gene dünyanın bütün medeni ülkelerinde başka hayvanların olduğu gibi ayı popülasyonları da ilgili kuruluşlarla belirlenmiş, sayılarının ne kadarda tutulması gereği bilimsel olarak belirlenmiş ve gerisi avlanarak sürdürülebilirlik için gerekli sayılar tutulmaya çalışılmaktadır. Bizde 80’li yılların başından beri ayı avı yasaktır. Neden belli değil diyorsak da, aslında belli. O zamanki bakanlık yetkilileri öyle uygun gördükleri için. Çünkü bazı muhterem yazarlarımız da dahil çevreci geçinenler için ayı bir “cici teddy bear”dir. Zavallı hayvan aç kaldığı için köye gelir elmaları, fasulyeleri yer, kovanları kırar balları yer. Basınımız da çok bildiği için bunu böyle yazar vatandaş da inanır. Soyu insanoğlu tarafından tükenme raddesine getirilen bu zavallı hayvan açlık çektiğinden köye gelmiştir karnını doyurmak için.

Hayır efendim, açlık çektiğinden falan değil, yukarıda bahsettiğim hamburgerci dükkanı yanıbaşına kurulduğu için gelmektedir. Kolay yoldan karnını doyuracağı için gelmektedir.

Yoksa ayı aç kalmaz. Ayı, kök, yumru, meyve, ot, ne bulursa yer, ayrıca koyun, sığır gibi hayvanların ölüsünü de bulursa yer ayrıca onlara da zaman zaman saldırır, öldürür ve yer. Kışın da en ağır geçtiği zamanlarda yaşadığı yörenin kış şartlarına göre bir süre kış uykusuna yatar, o sürede de bir şey yemez. Bu süre daha sıcak yörelerde bir aya kadar düşerken bazı yörelerde üç ayı geçer. Bu kış uykusu sürecinde kalp atışları ve vücut ısısı düşer ve adeta bir trans haline girer. Soğuk bölgelerde kışın da ayıların kış uykusunun da uzun sürdüğü yörelerde, dişi ayı bu süreçte ininde doğum yapar, yavruları kendisiyle dolaşabilecek kadar olunca onlarla birlikte uzun açlık süresinden sonra yiyecek bulmaya karların erimeye başladığı, doğanın canlandığı alanlara iner. İnsanoğlu da oradadır. Ayının da yanında yavruları vardır. Birinci tercihi yavrularını da toparlayıp uzaklaşmaktır. Ama ya ani karşı karşıya gelmişse o insanla ne yapmasını beklersiniz? Koruyacağı yavruları vardır. O gene de çoğu kez kaçmayı tercih eder. Çoğu kez dedik ya, azında da saldırır.

Veya, bütün gece köy civarındaki bahçelerde, fasulye tarlasında, arı kovanlarında karnını doyurup da gün ışıyınca kuytu bir meşelikte veya bir taş altında gündüzü geçirip uyurken, birden dibinde beliren ondan bihaber bir insanın sesi, ile uykudan fırlarsa da, ya kaçacaktır ya da korkudan saldıracaktır. Benzeri ani karşılaşmalarda ayı saldırabilir.

Bir de ayının insanoğlu tarafından yaralanmış halini saldırı sebebi olarak kabul etmek gerek. Ayıyı öldürmeyecek bir çifte yarasını çekmiş hayvanın gözünde ve aklında insanın nasıl yer ettiği hesaba katılırsa o ayının da kaçmakla, saldırmak arasındaki tercihinin ne olabileceğini evvelden kestirmek güç.

Bir de en az ihtimalle de olsa, Kuduz mikrobunu almış hastalığın son evrelerine yaklaştığında, gördüğü her hayvan ve insana saldıracak duruma gelmiş bir ayı da olabilir.

Şehirlerde saldırgan hale gelen sahipli de olsa başıboş köpeklerin dahi uyutulma kararı veriliyor. Ama iki kişiyi öldürmüş ayının peşine sözde avlanması yasak teranesi ve çevreci saldırganlığı korkusuyla uyuşturucu tüfekle gidiliyor. Ve “saldırmazsa uyutulup Uludağ’a ayı barınağına götürülmek” gibi abuk bir hikaye sergilenerek avcılar, ormancılar ve jandarmadan kurulu bir ekip dağa çıkıyor ayı bayıltmaya. Komik.

İnsanla ayı arasında bir alan savaşı yoktur. Ama bir geçim savaşı vardır. İnsan kendi geçimi için eker, üretir, ayı da hazır bulduğu o ürünü yer. Ama ayı insana durup dururken saldırmaz, kaçar. Saldırmasının bir sebebi vardır. Bütün hayvanlar gibi. Ama istisnalar da kaideyi bozmaz.  Ayı sayısı bu kadar artınca, istisna sayısı da artar. Onun için de bu sayıları bulundukları bölge şartlarına göre bilimsel olarak uygun bir hale getirmek gereklidir, şarttır. Yani avını yasaklamakla marifet yapmış olmamaktadır bakanlık. Üstelik yabanhayatının sürdürülebilirliğine de zarar vermektedir. Popülasyonları yöre şartlarına göre optimum seviyede tutmak, avlatma paralarının yöre köylere yaban hayvanlarının ürünlerine verdiği zararın tazmini ve korunma tedbirlerinin alınması için ödenmesi, yabanhayatı yönetiminin ana unsurlarından biridir.

Kurt avı yasağı da aynı şekilde. İnsanlar mağdur edilmektedir bu hayvanlar tarafından. Hatırlarsanız, iki sene önce domuz sürek avları da adeta yasaklanmıştı. Yalnız Örnek Avlaklarda veya zararlıyla mücadele kapsamında özel izinle yapılabiliyordu. Ama orada bakanlığın amacı başkaydı. Milleti domuz istilasından bezdirip, devletten ödenek avlak yapmak üzere arazi kiralamalarını sağlayarak halktan para koparmaktı niyetleri. Yürümedi tabii ki. Eğitimini almazsan böyle el yordamı ile iş görülmeye çalışılır. Millet mağdur olmuş kimin umurunda.  

Son olarak da şunu ilave edeyim; Uluslararası FACE gibi, CIC gibi av ve yaban hayatı kuruluşları çeşitli konularda çalıştaylar, sempozyumlar yapmaktadırlar. Bütün üye devletlerin ilgili bakanlıkları ve sivil toplum kuruluşları ile üniversiteleri bu çalışmalara katılmakta, bilimsel sunumlar yapmakta ve araştırma sonuçlarını açıklamaktadırlar. Bizim Orman Bakanlığımızın ilgili dairelerinden bu toplantılar takip edilmez, katılınılmaz, kimse üyesi de oldukları bu kuruluşlara bir rapor göndermek zahmetinde de bulunmazlar. Gerekçe de personel almaya da bu seyahatlere ve toplantı bedellerini ödemeye de bütçelerinin olmadığıdır. Av hayvanlarının tabii ki buna ayı da dahil sayımlarını yapmaya, envanter çıkartmaya da bütçesi yoktur Milli Parkların. Onun için de TUBİTAK-Türkiye Bilimsel Araştırma Kurumu’na verilmiş Türkiye’de ayı sayma işi. Senelerdir yasak. Bir gün bir sayı çıkarsa TÜBİTAK’tan, o zaman da Avrupa Konseyindeki “ayı ve kurt avının yasak olduğu ülkeler” listesinden bakalım nasıl çıkaracağız kendimizi.

Rahmetli Turgut Özal demişti ya “benim memurum bilir işini” diye, biz de “bizim avcımız da bilir işini” diye mi bakalım bu ayı meselesine? Karar sizlerin......ama her halde ayının yaşam alanları daraldı demeyeceksiniz.

Gönder