Av dönüşü yorgun araba kullanmamak için Araplıoğlu’nun jeepini kiralıyoruz. Buradaki jeeplerin önünde hep bir şeyin oğlu yazar. Bizimkinin önünde de Araplıoğlu yazıyor. Yaklaşık 20 senedir bizleri Nazilli’nin dağlarına taşımıştır. Çok uyanıktır. Yağmur hafif çiselemeye başlasa hemen en yakın yola gelir. Bundan sonra bizler için avda rezillik değil, keyif lazım. Jeep 1954 model. Hemen, hemen buradaki her jeep de olduğu gibi, bunun da bloğu çatlak. Kaynaklı. Arka oturaklar rahatsız olduğu için yenilettik. Köpekler arabaya öyle alıştılar ki, bizden önce binip, hemen koltuk altlarına kayboluyorlar. İlk yerleşmede birkaç hırıltı oluyor ama dövüş boyutuna erişmiyor. Buralarda bu çeşit jeeplere 20-25 kişi bindirip, dağ köylerinden ovaya pamuk çapasına, pamuk toplamaya amele götürüyorlar. Biz toplam 5 kişiyiz. Hiç değişmez.
Hava ağardı, ağaracak. Ekim ayı sonları. Biraz acele ediyoruz. Öğleye kadar avlanılabiliyor. Sonra sıcak basıyor. Saat 15,30 – 16.00 ya kadar, gölge bir subaşında oturup dinleniyoruz. Köpekleri dinlendiriyoruz. Yürük Nasuh bizi köyün dışında ava çıkacağımız yerde bekleyecek. Ellili yaşlarda. Dinç, sigara, içki nedir duymamış, kullanmamış. Bizde de sigara içen yok. İdmanlıyız. Hep bir akranız. 55 li yaşlarda veya az üstünde. Hava serin olduğu günlerde, akşama kadar keklik avını rahatlıkla hala çıkartıyoruz. Köye varınca, muhtar yolun içinde bizi karşılıyor. Geç kaldığımızı, dönüşte mutlaka çayını içeceğimizi söyleyip devam ediyoruz. Köyden çıkıp birkaç kilometre gittikten sonra öyle sert bir viraj vardır ki, dönerken arabanın arkasını görebilirsiniz. Araplıoğlu yavaşlayıp vites küçültüyor, öyle dönüyor. Sonra bir tane daha geliyor. O, fazla sert değil.
Nasuh karşıda, ayakta, dolma çiftesi omzuna asılı bekliyor. Hala dolma tüfek kullanıyor.
- Nasuh, sana çifte alalım dedikçe,
- Yok Memet Bey. Ben başka tüfeğinen furamam. Etme, eyleme, beni bu yaştan sona galp (Kalp: Atıp, atıp vuramama) etme gözünü sevem.
Diyor başka bir şey demiyor. Dolma çiftenin namlu ağızları sigara kâğıdı gibi olmuş. Yırtıldıkça 1-2 santim kestiriyor. Kim bilir bu dededen kalma tüfek kaç defa kesildi. Ama hala namlu boyu 70 santimin üstünde. İnsan yanına varırken, hiçbir zaman horozları ayrık görmedim. Çok dikkatli. Yalnız en büyük sorunu, kara barut bulamamak. Eskiden fişek yaparken, kapsülün üstüne bir fiske kara barut koyardık. Kesik ateş almasın, barutu iyi yaksın diye. Evde kalanlardan getirip veriyoruz. Şöyle bir kutuya bakıp 20-22 keklik diyor. Bu da 20-22 fişek çıkar demek. Dolma tüfek, kolunun uzantısı olmuş. Üstüne yattı mı çok sakin, sanki çalıya taş atar gibi atıyor. Boş attığını çok nadir gördüm. Ama inanın ki kabahat ya baruttadır, ya da keklik çalıya girmiştir. Hangi dağda kaç keklik var, kaçı dişi, kaçı erkek bilir. Keklik seyreldi mi o bölgeye avcı sokmaz. Bunca iyi, güzel görünümün altında o bölgeye yabancı avcı gelirse, son derece edepsiz olur, asla avlatmaz. Onun kıstası, her alaydan 2 erkek, 2 dişi kekliğin bir daha ki seneye kalmasıdır. Olursa 2 alay, biri olmazsa, yine bir alay keklik olur der. Gani gönüllü, son derece sevecen bir adamdır. Fermadaki köpeğine vuramayan avcıyı çağırıp, tüfek attıracak kadar da avcıdır. Av başlamadan ava gitmez. Bu gün de ben gidip avlanayım demez. Haftada 1 kere bizlerle gider. Av kapandığı zaman, dolma çifte, 2 göz evinin duvarına, yıkanıp, yağlanıp asılır. Yıkanır dedim. Yeni, genç avcılar bilmez. Dolma tüfek, su ile yıkanıp temizlenir. Ocak başında kurutulur, yağlanır.
Bir köpeği var, evlere şenlik. Sarı, hafif tüylü, kırık bir av köpeği. Ekmek, su istemez. Akşama kadar av yapar, yorulmaz. Asil, kurz-haar’lar , İngiliz pointerler, yani bizlerin köpekleri, eline su dökemez. Öyle bir yetiştirmiş ki, fazla kelime de öğretmemiş. Aşarı, yokarı, şiit, al gel. Öğleye doğru, bir ara kaybolmasına izin verir. O da Kastor suya gitmiştir. 5-10 dakikada bulunur, gelir. O sırada, Beyler, biraz oturup, soluklanın bakalım der. Biz anlarız ki, Kastor suya gitmiştir. İngilizlerin arama stilleri belli. Fazla açılıyorlar.
-Memet Bey. Söle şunlara kopeklerni çağırsınla. Kekliği ordan kaldırılasa, nahacım Allah bi daha bulameyiz.
- Arkadaşlar. Köpeklerinizi çağırın, bakın, Nasuh ne diyor.
Diye, bağırmak hep bana düşer.
Dostane bir şekilde, hepimizin elini sıkıp, yanaklarımızdan öptü.
- Arkıdeşler, böyün (Bu gün) Sizlere masus buraya çağırdım. Geçen gün, keçi güderkene, şu bölgede, 2 aley keklik kaldırdım. Guş yabancı. Bi yerlerden tetmiş, gelmiş. Höle yayılıp, bi güzel areyalım. Bi bulusak, aşama gadar bize yeter.
- Nasuh. Şu tarafa doğru biraz yükselmeyelim mi?
- Yok, yok Memet Bey. Guş aşarıda. Aşaa, aşaa gidelim. Araba köyün altına gelsin. Yoldan bize takip etsin.
Dediği gibi sıralanıyoruz. Rasgeleden sonra başlıyoruz avlanmaya. 10 dakika sonra Kastor iki kesik havlıyor. İşte o kadar. Bir daha başka alay kokusu alıncaya kadar hiç sesi çıkmaz. Bizim köpeklerde heyecanlanıyor. Belli kuş yakın. 100 metre ileride bir incir bahçesi var. İçinde de yere yayılmış asma kütükleri var. Hepimiz tahmin ediyoruz. Keklik bunların içine girmiştir. En altta ben varım. Dikkat edin, köpeklerde koku var derken, 100 metreden alay kalkıyor, iki dere geçip sokuluyor. Biraz daha ilerleyince tek bir horoz kalkıp, önce gidenlerin aksine, geri dönüp, benim altımdan geçecek. Güzelce önleyip buna atıyorum. Çaput gibi oluyor. Yukarıdan Nasuh hemen bağırıyor.
- Böle geçene emme de tüfek atıyo şu Memet Bey. Avın ganlı olsun.
- Sağ ol Nasuh. Sizin avınız da kanlı olsun.
Koca bir horoz. Kafası aşağıya sarkmış köpeğin ağzında, bir sağa , bir sola, sallana, sallana geliyor.
Kuşların girdiği dereye varırken, yine 100 metreden kalkıyorlar. Kuş huylanmış ama neden? İlk kalkışta top gibi hiç ayrılmadan dereye dönmüşlerdi. Şimdi dağınık kalkıp bir dere geçip konuyorlar. 15 tane. Birisini vurdum, demek 16 tanelik bir alaymış. Arkadaşlar doğru üstlerine varıyor. Ben biraz aşağıdayım.
- Dut Kastor. Dut. Dikkat edin. Şimdi kalkcek.
- Nasuh. Arkadaşlar biraz daha sokulsun. Tut deme.
Üç tane birden fırlıyor. Nasuh Tüfeğin üstüne yatmış, bir birine atıyor, bir birine. İkisi de çaput gibi oluyor. Aşağıya dönene Malik atıyor o da çaput gibi oluyor. Nasuh dolma tüfeği sıkılarken, 7 tanesi onun üstünden kalkıp tepeyi aşıyor. Keklik ayaklı. Yukarı çıkıyor. Nasuh söylenirken, bir 4 tane daha kalkıyor. Onlar da tepeyi aşıyor.
- Bi dene daha var. Dikkat edin. Kastor. Çık yokarı. Ha, ha, Dut, dut.
Keklik fırlıyor. Nasuh yine tüfeğin üstüne yatmış. Önce beyaz bir duman ardından keklik düşüyor, sonra da dolmanın sesi geliyor. Güneş öyle bir yakıcı ki, yazdan kalma. Köpekler dillerini boyunlarına kadar çıkartmışlar, pompa gibi nefes alıp veriyorlar. Az daha aşağıda büyük çınar ağacının gölgesindeki suya gitmeye karar veriyoruz. Çınarın altı güneşe göre bayağı serin. Hepimiz toplanınca, Nasuh, “sabah namazına gılamadım, guşluk namazı gibi, gılıverem.” Deyip abdest almaya başlıyor. Göz göze geliyoruz. Ne zamandır yapmak istediğimiz şaka için gün doğuyor. Tüfeğini koca çınarın dalına asmış. Namaza durunca, bahri tüfeği ağaçtan sessizce alıyor. Sıkılama değneğini çıkartıyor. Bu değneğin, bir tarafında mutlaka bir burgu bulunur. Sıkıladığını sökmek için. Burguyu namluya sokuyor. Saçmanın üstündeki keçeyi alıyor. Sonra öteki namluya salıyor. Saçmaları, namluyu yatırıp avucuna döküyor. Sonra da cebine koyuyor. Hilafsız saçmalar leblebi kadar var. Ya 01, ya 02. Tüfeği de aldığı yere asıyor. Namaz bitince hep beraber kalkıp tepeyi aşan kekliklerin ardından gidiyoruz.
Nasuh eliyle koymuş gibi doğru üzerlerine varıyor. Bu sefer Nasuh’un hemen yanındayım. Benim köpek de, Kastor da fermada. Nasuh tut diyor, köpek dalıyor. Koca bir horoz bağırmaya yerdeyken başlıyor, fırlıyor. Nasuh tüfeğin üstüne yatıyor. Bakıyor, bakıyor, tetiği çekiyor. O da ne keklik yine çaput gibi oluyor. Hepimiz donmuş, Bahriye bakıyoruz. Yüzünde “ siz de gördünüz, saçmaları aldım” der gibi bir ifade var. Kimse konuşamıyor. Herkesin nutku tutulmuş. Kastor kekliği getirmiş, Nasuh’un tüfeği sıkılamasını bekliyor.
- Nasuh O kekliği bana atsana.
- Memet Bey, ben kekliği napcam, zaten size vercem.
- Sağ ol Nasuh, biliyorum. Çok iri de, kalkarken de bağıra, bağıra kalktı, yaşına bakacağım.
- Dut, Memet Bey.
Kekliği alıp hemen sırt tüylerini soymaya başlıyorum. İki saçma, yan, yana tam ciğere girmiş. Tek izah yolu var. Keçeye yapışık birkaç saçma kaldı. Adam o kadar düzgün gözleyip atıyor ki “helal olsun” demekten başka bir çare kalmıyor. Bu adam yemin ederim ki kekliği tek kurşunla da vurur.
-Memet Bey, Kekliğin yaşına öle mi bakılıyo.
- Ben sana sonra anlatırım Nasuh. Sırtında bir yer var oradan anlaşılıyor.
Yaptığımız bu şakayı, şayet kekliği vuramasa söyleyecektik. Ağzımızı bir kapattık, hiç açmadık. Sizler de adı Nasuh olan, ellili yaşlarda bir avcı ile tanışırsanız sakın ola ki bir şey söylemeyin. Kazasız, belasız rasgele.