Sararan yapraklar yer yer kızıla, kahverengiye ve kreme dönüşmüş halleriyle mükemmel bir renk armonisi oluştururken, köknarın ve çam ağaçlarının inadına yeşili, sislerle kaplı tepelerin zirvelerine ulaşıyor. Bakir ormanın dingin sessizliğini sisi bir o yana, bir bu yana sürükleyen poyrazın keskinliği ancak bozmakta. Aralanan sisin sunduğu gizemli manzarayı içime sindire sindire seyrederken, ağaçlardan damlayan dolgun su danecikleri neredeyse yağmuru andırıyor. Attığım her adımla bütünleştiğim doğada, botlarımın çamurlu ıslak sesi kulaklarıma hoş bir melodi gibi geliyor. Kamp ortamının sunduğu bu güzel manzarayı av ile bütünleşen heyecanımla doyasıya yaşıyorum. Dağlardayım, doğayla baş başa avdayım ve yaşıyorum…
Aylar öncesinden planlanan av programımızın başlaması ile mutluluğum tarifsiz. Kazdağlarının sert doğasında sabah erkenden hazırlıklarımızı yapıyoruz. Kamp ateşinin sönen ferinden cılız dumanlar bir oyana bir bu yana savrulurken, misafirperver dostlarımız ateşi alevlendirip kocaman kara çaydanlığı sürüyorlar ocağa. Uyku tulumumu toparlamaya çalışırken, İsmail sabah namazını eda ediyor bir köşede. Abdurrahman ve Erhan toparlanmış ve kahvaltı hazırlığındalar. Hemen hazırlanıyorum ve koca usta Zabit Ağabey ile göz göze geliyoruz.
- Abi nasıl görüyorsun havayı?
- Hava malum Hoca, yağışlı. Ama şeker değiliz eriyecek.
- Hah çok yaşayasın be Zabit Abi. Zaten tedarikliyiz. Yağmurluklarımız ve tam tekmil kıyafetlerimiz. Karda yağsa fark etmez.
Kahvaltı masasının etrafında tüm ekip toplanıyor. Bir yandan atıştırıyor bir yandan da av planı üzerinde yoğunlaşıyoruz. Zülfikar Abi giriyor söze;
- Köpeği kavaklı dereye doğru aşağıya yönlendirelim, bizde yolu ve patikayı keseriz.
Zabit Ağabey başını hafif öne eğerek olabilir anlamında sallıyor. Marangoz Mehmet Ağabeyde gülümseyerek giriyor konuya;
- Geri taraftan basın iyi olur.
Koca Usta Zabit Ağabey bu öneriyi çok benimsemediğini gülümseyerek belli ediyor ve soruyor;
- Kimler geliyor?
Ekibin ev sahibi üyelerinden sanki bu soruyu hiç duymamış gibi çıt çıkmıyor. Bir haftadır dağda kamptalar ve artık dönüş hazırlığındalar, belli ki yağmurda pekte kımıldamak istemiyorlar.
- Kaç kışiyiz?
Diye dönerek bu kez bizlere soruyor Zabit Ağabey.
- Ben, Abdurrahman, İsmail, Erhan, Zülfikar Abi, Sen ve Senin Oğlan, yedi kişi.
- Bence yeterli Abi. Diyorum aceleyle.
- Tamam, kısa kısa bağlar yaparız daha pratik olur o zaman. Diyor Zabit Ağabey.
Tüfek, tesisat kuşanılıyor, azıklar alınıyor ve kalan dostların ‘rast gelsin’ temennileri ile koyuluyoruz yola…
Kamp yerinden takriben bir kilometre henüz ayrılıyoruz ki, yolu bölüp geçen taze domuz izine köpeğimiz başlıyor ses vermeye. Zabit Ağabey izi inceliyor ve;
- Kocaman domuz, yeni geçmiş önümüzden. Diyerek çaktırıveriyor zincirden köpeğini.
Beli ki iz ve koku çok taze. Köpek teklemiyor hiç. Ekip aniden farklı noktalara dağılıveriyor. Köpek ise çoktan ormanın içlerine dalmış ve uzaklaşıyor. Köpeğin kaybolan sesi arada bir rüzgarla duyuluyor ve yakınımdaymış gibi karşı derenin yamaçlarında yankılanıyor. Tüm ekip gibi bende sesin durumuna göre pozisyon almaya çalışıyorum. Bir ara sesin sabit bir bölgeden geldiğini duyuyorum. Belli ki domuz dikleniyor. Gitmekle kalmak arasındaki kararsızlığım köpeğin tekrar kovmaya başlamasıyla sona eriyor. Nereye çıkabileceği sorusu ile heyecanım artarken yavaş yavaş tahmin ettiğim muhtemel çıkış noktasına doğru ilerliyorum. Çabuk fakat olabildiğince sessiz adımlarla dere ağzını kesmeye çalışırken arada bir durup dinliyorum ve tekrar yürüyorum. Derenin içine indiğini düşündüğüm köpeğin sesini arada bir duyamaz oluyorum. Endişeli bekleyişim heyecanımı daha da arttırıyor.
- Köpek acaba hangi yöne ilerliyor? Burası şanslı bir noktaya benziyor. Umarım bu bölgeye vurur.
Diye kendi kendime seslenirken ıslanmayı göze alarak başımdaki yağmurluğun şapkasını çıkarıyorum. Böylece sesi daha güzel duymaya çalışıyorum ve tekrar duydum gibi de geliyor. Evet, sanki ses dereden yamaya sarmış gibi.
- Ama nerede bu domuz?
Gözlerim şahin gözü, kulaklarım ise bir radar kadar dikkatli. Her yönü araştırıyorum.
- Nerede? Ama, nerede?
- Acaba başka bir yöne mi kırdı?
- Yoksa yinemi sık ormanda dikleniyor?
Av, avcı ve köpek arasındaki tarif edilemez heyecanı iliklerime kadar hissederken, arkamda tam algılayamadığım bir ses duyar gibi oluyorum. Yavaşça başımı çeviriyorum.
- O ne?
Azılı yolu ben fark etmeden bir yerlerden bölmüş ve bana takriben yetmiş metrelerde yürüyor. Birden ani hareket edemiyorum. Beynimde yapmam gereken hareketlerle ilgili fikirler birbiri ile çatışa dursun, yavaşça dönüyorum ve silahımı doğrultuyorum. Kurşun için iyi mesafe, ama yinede gergin. Tetiğe basmayı düşündüğüm saniselerde, koca azılı birden bana yakın bir seyir içine girmeye karar veriyor. Namlunun ucunda takip ediyorum. Adeta koşarak aradaki mesafeyi kısaltıyor. Elli metre…, kırk… ve yirmibeş. Tam koltuk altı, kızılca diye basıyorum rahmetlinin deyimi ile; ‘kazan dairesine’ tetiği. Grawwww… Ses, dağın içinde öyle güzel yankılanıyor ki, adeta kulaklarımın pası siliniyor. Birden domuzun sağ ön kolunun gövdeyle birleştiği yerin alt gerisi kızarıveriyor. Azılı bir tökezliyor ama yıkılmıyor. Belli ki tam kalp hizasını bulamamışım. Hafifçe yüzümden indirdiğim tüfeğimi tekrar gözlüyorum. Ellibeşlik slak magnum namludan çıkan kurşun yine yeri göğü inletiyor. Grawwww… Bu kez biraz yol alan domuzun sağ çaprazından karın bölgesi kızarıyor. Azılı iyice yavaşlıyor ama yürümeye devam ediyor. Yola paralel giden azılınının peşinden koşarken namluya bir kurşun daha sürüyorum. Sağ arka çaprazdan bir atış daha. Grawwww… Adeta güvendiğim dağlara karlar yağıyor. Dişini sıkan azılıya değen son Remington kurşunda banamısın demiyor ve azılı iyice yavaşlamakla birlikte yoluna devam ediyor. Fakat gittikçe tükenen takatı onun bir çam ağacına yaslanmasına neden oluyor. Bu kez arka bölümünden görebildiğim azılıya bir kurşunda sağ arka kabasından değiriyorum. Grawwww… Düşmek üzere olan domuz adeta canlanıyor ve yine yürüyor. Artık yeni bir fişek koymayı ve de ardından koşmayı bırakıyorum. Gidemeyeceğinden olan emin tavrımla düşmesini görmeye çalıştığım anda İsmail’in ve Zülfikar ağabeyin silahları patlıyor. Üst üste patlayan silahların yankılanan sesinden İsmail’in bıyık altından gülümseyerek söylediği cümleyi ancak duyabiliyorum;
- Hocam hayırdır? Sende otomatik mı var yoksa? Habere saydırıyon. İnsan düzgün atar be yavv, bak uğraştırıyon bizi...
Takılmalar ardı ardına geliyor, gülüşüp neşemiz yerinde dalıyoruz muhabbete…
.