Hiç hesabımda yoktu böyle bir yazı yazmak. Eski av arkadaşım ve bir ara da siyaset arkadaşım Cem Boyner ile ilgili Hürriyet Gazetesi'ndeki Afrika'da Manda'yı vuruşunu anlattığı yazıyı okumuştum. Sonrasında da ne Cengiz Semercioğlu'nun ne de Melis Alphan'ın yorumlarını okudum. Zira o günlerde birkaç yakın arkadaşımla Romanya'ya Kaz avına gitme hazırlığındaydım. Tabii gideceğim günün bir gün öncesinin akşamına kadar da YABANTUR ofisinde Kaz avına gitmeye geç kalan avcı dostlara cevap yetiştirmekle uğraştığımdan gazete köşeleri arasında dolaşmaya zaman bulamamıştım.
Çok keyifli geçen avımızda, 6-7 derecelerde dolaşan günlük güneşlik bir havada 10 binlerce Kaz mührelerimize yanaşmadı. Tüfek menziline girenlere de çaktığımız karavanalar attığımız fişek sayısını artırırken düşürdüklerimiz züğürt tesellisinden ileri gitmedi.
Yanımda götürdüğüm sevgili Drahthaar köpeğim Nero'mun harikalar yarattığı, son derece sık kamış ve sazlarla adeta bir duvar oluşturan kanalların içinden 3-3,5 saatte 18-20 Sülün fırlattığı avımın dışında Kaz avımız, beklentimize istediğimiz cevabı vermedi. Konumuz bu olmadığı için de bu son Romanya avımızı başka bir yazımda anlatacağım.
Bu arada ben Romanya'dayken YABAN TV'mizin geçirdiği yangın haberi de moralimi darmadağın etti. Çok şükür telafisi mümkün olamayan bir hasar değil ama bizleri epey bir süre zorlayacak gibi görünüyor.
Gelelim başlığıma konu olan “Cem'i yedirmemek” faslına. Unutmayalım ki, biz avcılara karşı yazılan yazılara ve söylemlere bir takım cevaplar veririz, onları yalnız biz kendi platformlarımızda cevaplar ancak orada yayınlayabiliriz. Kendimiz okur, kendimizi alkışlarız “ne müthiş cevap verdik” diye. Kimse de takmamaktadır yıllardır süregelen bu saldırılara müthiş savunma ve cevaplarımızı. İşte Cem Boyner dostumuz hakkındaki yazılara “yedirmeyeceğiz” cevapları ve benim bu yazım da onlara eklenen bir yenisi. Körler ve sağırlar birbirimizi ağırlıyoruz. Belki birileri bir gün mahçup olur mu ne dersiniz?
Tabii ne adı ne kim olduğu önemli “yedirilmemeye” konu olan arkadaşımızın. Biz bu ülkenin avcı toplumu olarak hiçbir meselemize, hiçbir hakkımıza sahip çıkamadık. Attığı zaman mangalda kül bırakmayan pek çok insan, işine geldiği yerde Türkiye'de 4-5 milyon avcı var diyenler, işlerine gelmediğinde de sadece birkaç yüzbin kişiden oluşan avcı toplumumuzdan bahsetmektedir. Doğrusu Türkiye'de kaç avcı olduğunu bilen de yok. Tabii avcılık belgesi olanlardan bahsetmiyorum. Gerçeklerden, eline tüfek alıp ava giden kendini avcı görenlerden bahsediyorum.
Avcı sayımız her ne olursa olsun, avcılığımız için her fırsatta haklarımızın savunuculuğunu yapan, yazı yazan, bir elin parmakları kadar bile olmayan çok az sayıda kişi var. Ve bu birkaç kişi, kendilerine sayıfalarını açan topu topu 3 avcılık dergisi ile her söylemlerine her zaman yer veren YABAN TV'ye rağmen avcıların hak savunuculuğunda hiçbir yere varamamışlardır. Diğer ne basılı ne görsel medya görüşlerine yer verir bu avcıların hak savunucularının. Zira avcı, öldüren ve yok edendir onlar için. Onların hakkı savunulamaz. Bir türlü kafaları almaz ki Melih Meriç'in Semercioğlu'na mektubunda yazdığı gibi, avcılık da kişilerin bir yaşam biçimidir ve saygı duymaları gerekir, beğenseler de beğenmeseler de. Yazılarıyla avcılara saldırmadan önce, öğrenmeleri gerekir ki, o nesli tükendi dedikleri pek çok hayvan türünün çoğaltılma ve doğaya kazandırılma çalışmaları avcıların ödedikleri paralarla yapılmaktadır. Ama çevre için ahkam kesenlerden para pul gelmez o çalışmalara. Bildik bilmedik sadece ahkam keserler.
Bizi hep yediler;
Türkiye'de av silahı alabilmek, hele yivli tüfek alabilmek deveye hendek atlatmaktan zordur. Kaç yaşında olursa olsun bir yivli silahın yıllık vergisi ufak bir otomobilin yıllık vergisinden bile fazladır. Halbuki illa dahil olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği ülkelerinin hiçbirinde silahtan vergi alınmaz. Yazdık durduk ama yenmemize mani olamadık. Hala da yeniyoruz.
1993 yılında Merkez Av Komisyonunda tepeden düşme, keyfi, gerekçesi açıklanmayan bir kararla, o zamana kadar sezonu içinde her gün serbest olan avcılık birdenbire haftada üç günle sınırlandırıldı. Hani “yedirmeyeceğiz” deniyor ya, yazdık durduk, programlarımızda, röportajlarımızda söyledik durduk ama hala birileri bizi devamlı yeme çabasında.
Av turizm firmalarına Teke, Geyik, Karaca kotaları ihale ile satılır, sezonu sonuna kadar müşteri bulamayan turizmcilerin satın almış oldukları bu kotaları avlandırma hakları yanar, ödedikleri kota bedellerinin üzerine de koca bir bardak su içerler. Ne paraları geri verilir, ne hakları ertesi seneye devredilir. Bu da kendimizi yedirmemizin bir başka örneği.
Yıllarca kendilerini “bizden” gösteren, gazetelerde kendilerine köşe bulmuş avcı! yazarların, bizi en başta yiyenler olduğunu hep gördük ama yenmeye de yerden yere vurulmaya da hep devem ettik.
Bana öyle geliyor ki esas mesele bizim toplumumuzun “aldırmazlığından, boşverciliğinden” kaynaklanıyor. “İt ürür kervan yürür” misali. Bayılırız şövalyece sözler sarfetmeye. “Cem'i yedirmeyeceğiz”lere. Çok örnek verilebilir bu gibi sözlere ama bu kadarı ile kalalım.
Eminim Cem Boyner dostumuz kendini yedirmez. Siyaseti çok gerilerde bıraktıysa eğer vız gelir tırıs gider ona bu yazılar, diye düşünüyorum! Siyasette malum oy kaygısı vardır. Türkiye'de avcının sesi çıkamaz siyasette. Biz, yıllardır yenmemize bir “dur” deme yolu bulsak da medeni bir şekilde avcılığımızı sürdürebilsek , eminim doğa da insanımız da bundan kazançlı çıkar. İsveç'de Moose geyiği avı açıldığında gazetelerde nerde kaç geyik vurulduğu ve doğadan ne kadar finansal katma değerin ekonomiye katıldığı yazar. Geyik tüketilen et'dir, geyik avı bir hasattır ve insanların bu ava çıkmaları birbirine bağlı pek çok endüstriyi finanse eder. Beyaz Keklik ise her yıl mevsimi açılmadan avcıların merada yaptıkları populasyon tesbiti ile açılır. Medeniyet ölçülerine yasaklarla değil, verilen sorumluluklarla ulaşılıyor. Bunu bir anlasa bizimkiler.
Cem Boyner'i yiyen yazarlara cevabi mektuplar gitti de, bakalım avcılığın erdemleri hakkında övgü dolu yazılar mı yazacaklar bundan sonra... hiç sanmam. Haydi yedirmeyelim dostları. Geçmiş bir Çevre ve Orman Bakanı'nın Genel Müdürüne dediği gibi “Beni gazetelerde çevrecilerin hedefi yapma da avcılarla meseleni nasıl halledersen et”. İşte o halledilemeyen mesele hala sürüyor. Daha uzun bir süre de sürecek gibi. Ne dersiniz geçen yıl uygulamaya başlanan şu “envanteri belirlenmiş Genel ve Devlet avlakları” bir çözümün başlangıcı olacak mı artık? Umarım...