İklim değişikliği, doğa ve çevre kirliliğine bakışımızla, sağlığa zararlı yiyeceklere bakışımız arasında tuhaf bir bağ var: Sağlıksız yemeklerin vücuda zararı hakkında gerekli bütün bilgi ve önsezilere sahip olduğumuz halde, tadın şehvetine yenik düşüyoruz çoğu zaman.
Çevre ve doğa angajmanı tıpkı buna benziyor. Dünyayı kirletiyoruz, yakarışlarına her seferinde hepimizin bildiği o tanıdık, ürkütücü örnekleri iliştiriyoruz.
Sürekli umursayıp ilgi gösteriyoruz, fakat pratikte pek fazla bir şey yapmıyoruz. Çünkü her şey gönüllü olma esasına dayanıyor ve onunda doğal bir sınırı var.
İnsanların algılama fonksiyonları bu tür problemlerin üstesinden gelemiyor. Belki de fedakarlık gerektirdiği ve gözle görülür bir ödülü olmadığı içindir.
Öyle ya, küresel ısınmaya, iklim değişikliğine ve çevre kirlenmesine kafa yormakla avcının eline ne geçer?
Ayrıca, gözle görülür sonuçlara ulaşıp, bunun ödülünü almak için milyonlarca insanın yaşam biçimi, sorumluluk ve özgürlük anlayışını değiştirmesi gerekir.
Fedakarlık yapanlar, genellikle oturup PENCERE'lerinden, deyim yerindeyse, başkalarını ”dikizler”. Diğerleri de sorumluluk alıyor mu? Diye.
O da yetmiyor, başkalarının bu konularda yan çizdiği, sıvıştığı kuşkusu da hep kafamızın bir yerinde asılı durur. Çünkü gözümüzle görüyoruz.
Bu yüzden iklim felaketlerinin psikolojik tanımlaması bir hayli karmaşık. Yaşam kısa ama saatler uzun. Sorunda iyileşme sağlamak için hayli olanaklar var ama problemleri içine atmak, susmak da bir o kadar yıpratıcı…
Doğa felaketlerinin yaraları pekâlâ sarılıyor, fakat ayaklarının ucuna basarak sinsice yaklaşan tehlikeleri göremiyoruz. Demektir ki, fazla av muhabbeti yapanların bu ”sinsilik” konusunda pek de tecrübesi yok! Nüans fakirliği var anlaşılan...
”Ağzımıza bir şeker fazla atsak, şeker hastası olmayız ya!” diyen bir ruh hali içindeyiz galiba...
Çoğumuz kıyamet gününe inanırız. Çevre konusu da bu kehanetlerden biri olsun!
Evet, doğa ana da çaresini bulur, ama fiyatı ne olur, o konuda pek anlaşamıyoruz.
Politikacılar da bu işleri çözecek gibi gözükmüyor. Küresel çıkar ilişkilerinin arasında sıkışıp kalıyorlar.
Küçük küçük guruplar, insanlar ve araştırmacıların gücü de ortada...
Birleşmiş Milletler’e durmadan çağrı yapmak ise, tam bir ''Med û cezir''.
Toprağın ve yüz binlerce insanın denize akıp gitmesine de seyirci kalamayız.
Ekrem abi,
Özgürlük dediğin ''elinin kiridir'' dersin ya... Belki de bu seyirci kalmamanın adıdır özgürlük! Bilirsin, bu konularda ikimiz de iyimseriz.
Son zamanlarda öyle denizler gördüm ki, bırak türlerin tükenmesini, tam tersine: Zenginlik fışkırıyor! Üstelik bir, iki nesle yetecek şekilde de sahip çıkıp koruyorlar o denizleri.
Bu yüzden oralara ''kıyamet günü sonrası'' için tohum sığınağı yapmışlar.( büyük çaplı küresel krizleri de hesaba kataraktan.) İster inan,ister inanma
Deniz seviyesinin 130 metre altında, atom bombasının zarar veremeyeceği derinlikte, ortalama ısı derecesi (-3 ile-18) arası olan dört büyük oda.İçinde dünyanın dört bir yanından toplanan 6000 civarında çoğunlukta tahıl olmak üzere, akla gelebilecek her türlü bitkilerin tohumu var...
Kuzey kutbunda!
Kirli deniz görmedin mi, diyeceksin; gördüm. O yüzden geçenlerde deniz kenarında oturup baktım. Dur durmak bilmiyor...
Bir ara denizin iki kalpli olabileceği geçti içimden: Köle ve özgür!
Biri diğerinden sürekli kaçmak ister gibi. Ama imkansız...
Bazen de, sükunetinde güven, dalgalarında ürkeklik var.
Yayılışı kolay, çekilişi zor,alçalması sancılı, yükselmesi heybetli...
Sessizliği hüzün, coşkusu müjde,sürekli devinim içinde, bir ileri bir geri… Neden?
Yanıt vermiyor...
Belki de kainat, büzülme ve açılmadır. İçinde iyisi de var, kötüsü de...
Denizin de med ve ceziri olduğu gibi...
Yahu, deniz sende hem iyilik, hem de kötülük mü var, demiş, şair… Ben de denize bakınca hüzünlendim mi, ne? Türkülerinden biri geldi dilimin ucuna:
''Gün akşama döndü
bir selam sal, sabah olsun...
Üç kafadar PENCERE kenarına oturmuştuk hani…
Karşımızda ”bir avuç gökyüzü”!
AC