O akşamüstü bilemediğim bir nedenden, her zamankinden erken eve gitmek istemiştim. Evimiz eski mimari, İzmir’e özgü aile evlerinin en güzel örneklerinden biriydi ,İzmir’in tepeler üzerine kurulmuş bir şehir olması nedeniyle altı ya da yedi haneli aile evinin bütün kapıları, genişçe bir avluya açılır. Avlunun sokak bağlantısı ya bir merdivenle bazen de üstü kapalı bir geçitle yapılırdı. Avluda akşam üzerleri tüm komşular toplanır, çaylar demlenir körfezi alabildiğine gören avlunun balkonunda, sohbetler tadında yapılırdı.
Avlunun en şen olduğu saatlerde, eve gitmek üzere merdivenlerden aşağıya doğru yöneldim. Avluda bir başka yoğunluk ve neşe vardı, o akşamüstü.
Neydi acaba herkesi etrafına toplayan bu şey? Benim merdivenlerden indiğimi duyan kalabalık, bir an sessizleşti, ortalarındaki şeyi gizlemek istercesine birbirlerine yaklaştılar.
Babam bizim beş basamaklı kapının önünde dikilmiş bana bakıyordu. Bu işte bir iş var dedim içimden . Babam seslendi, Mustafa avludaki kutuyu getirir misin yukarıya.
İçimden, bana bir angarya iş çıktı dedim. O sırada, aralanan komşuların arkasında, tahta sandalye üstüne bırakılmış bir çay kutusu gördüm. Kutu kıpırdıyordu, yaklaştım ve kutudan önce ıslak bir burun göründü, sonrada kocaman kulaklı bir kafa. Siyah kulakların arasında bir çift kömür karası göz. Allah’ım neydi bu güzellik. Böylesine güzel bir pointer yavrum daha önce hiç olmamıştı.
Onu kutudan aldım, yavaşça göz hizama kaldırdım, gözlerinin içine baktım. Kendime doğru yanaştırıp burnuna doğru nefesimi üfleyerek sen benimsin dedim. Daha önce düşündüğüm reks ismini, sesimi yükselterek herkesin duymasını istercesine seslendim. Etrafımda toplanan komşular da bana katılarak reks , reks diye seslendiler
Reks in bu seslenişe her geçen gün alışması, yaramazlıklarıyla insanları bezdirmesi, birazda geceleri mızıklaması, altı haneden oluşan aile evinin maskotu olmasına engel olmamıştı.
Reks büyümeye başlamış bir o kadar da yakışıklı olduğunu bilircesine asil, öz güvenli olmuştu. Tabii ki av eğitimleri son hızla sürüyordu. Hafta sonları avda tüm enerjisini tüketen ve birkaç gün başını yuvadan çıkartmayan reks, iyiden iyiye avcı olmuştu.
Zaman beni ve onu olgunlaştırıyordu. On yedi yaşıma girmiştim, reks ise dört. Sanki benim parçam gibiydi, söylediğim yada işaret ettiğim her görevi eksiksiz yapıyordu.
O tarihlerde babamın av sırasında felç olmasına tanık olmam beni avcılıktan sanki biraz uzaklaştırmıştı. Ayrıca maddi durumumuz hiç de iyiye gitmiyordu. Çalışmam ve aileme destek olmam gerekiyordu.
O kara günlerde, avcılığa ara verdim. Ava gidemedim. Reks’i de daha fazla avdan mahrum Etmem mümkün değildi. Babamın yakın dostu Cevdet ustaya köpeği alması için haber yolladık Cevdet usta vakit kaybetmeden gelmişti. Tasmasını duvarda takılı olduğu çividen almaya elim varmıyordu. Seslendim reks orada al ve götür usta .Onu son görüşüm olduğunu bilemezdim fakat av yapan birine vermem iyi olmuştu, başka da çarem yoktu.
Başka bir avcının önünde ava gitmeye başlayan Reks’ten gelen haberlerde çok iyi av yaptığını duyuyor, biraz burukta olsa, içimi sevinç kaplıyordu. Bazı zamanlar ava gitmek istiyordum,fakat olmazsa olmazım dediğim Reks yoktu ,her seferinde vazgeçiyordum .
Çok istememe rağmen bir daha hiç karşılaşamadık. Uzun yıllar geçmesine rağmen halen Reks ismini taşımasını istediğim pek çok köpeğim oldu. .Hepsinin gözlerini, gözlerime yaklaştırıp içine hep baktım, fakat o ateşi hiç bulamadım.
Mustafa HELALPARA