''İkisi avcı, üçüncüsü avcı adayı, dördüncüsü düşüneyim, dedi. Japon erkenden uyumaya gitti!''
Dağ gezileri yapmayalı yıllar oldu. Gökyüzüne yaklaşma mutluluğu ve özgürlüğü için dağlar ve doğa adeta mıknatıs gibi çekerdi.
Koynunuza ''katlanma'' kelimesini alarak ve yastık yapmaya uygun bir taştan fazlasını aramadan kendinizi, ruhsal ve fiziksel olarak denerdiniz. Sonra "medeniyet" le buluşur, yürüme zorluğunuzu göstere göstere, cafe, bar ve restoranları dolaşır, başınızdan geçenleri ”sermayeye” çevirirdiniz.
Avrupa'da bizdeki ”güvercinci'', ''davulcu'', ''kanarya sevenler'', ”esansçı'' kahveleri gibi ilgili zevatın takıldığı yerler olurdu.
Kimi zaman kuzey İspanya'daki 800 km'lik kutsal Santiago de Compostela yürüyüşü teklif edildiğinde hemen, neden olmasın, derdiniz.
Güneş tatili olduğuna aldırmadan, Girit'teki büyüleyici Samaria Kanyonu'nun serpentin patikalarında, gözleriniz Kri-Kri keçisine takılmak için etrafı tarardı (meraklısı için, Yunanistan'da aynı adla anılan adada bu keçilerden var).
Aslında uçurum olarak ''great danger'' tabelası gerekli epey yer varken herhangi bir yere dikilen Akdeniz usulü bir ekonomik tabelacılığa keyiflenirdiniz.
Daralan keçi yollarında bir tek, ''walk quickly'' tabelası ile yolu kapatma, arkadan gelenleri engelleme sorununu çözdüklerini görünce hımm... Böyle tasarruflu bir ülkenin ekonomisini ''topa tutsanız'' batmaz, diye aklınızdan geçirirdiniz. Arada bir durup dar geçitleri kapatan kocaman çizmeli, kamuflaj elbiseli(!) yürüyüş komşunuz Almana Akdeniz tabelacılığını anlatsanız da onun aklının fikrinin bitiş yerindeki mükâfatta olduğunu anlar ve fazla çaktırmazdınız...
Bazen de ''yerel yurtseverlik'' olsun, diye kuzey İskandinavya'da 29'ar kiloluk yükle (İsveç'in tek düdüklü tenceresi o zamanlar arkadaşımda vardı,Türkiye'den ısmarlamıştı. Tenceresini eşinden çok seviyordu!. Onu da çantanın üzerine bağlar dağ gezilerinde yanına alırdı) kayalık arazide ilk etabı 23 km olan gezi, sermayenin ''en güvenilir dövizi'' idi. Tecrübeli dağcılar bu güzergâhı kariyer yapmak için en sona bırakırlarmış! Biz bu hobiye, kaza kurşunu oradan başladık. Bereket, sağ salim döndük. Dizleri dinlendirmek için bir taş parçası üzerine oturduğumuzda yerin sırt çantasını çekme kuvvetinden dolayı, ayaklarımız yukarıya doğru dikilir, geriye savrulurduk. İmece usulü ayaklanır pişmanlık duymazdık (Aslında tövbekâr olacaksınız, fakat bu tür durumlarda yıkılır orada kalırsınız. Elinizden tutan kimse olmaz.Herkes kendi derdinde. Tek çare ileri...).
Bulvar cafelerinde işe yarayan (hakikî olması şartıyla!) bütün ışıkları size doğrultan, başlangıç sermayesi işe bu yanlış ağırlıklarla başlamaktan geliyor. Her insan hayatında bir yanlış yapmaz mı? Elinizdeki ispatı ise, yara bere içindeki ayaklar ve omuzlarda çanta taşımaktan oluşan derin, mor rengin bütün tonlarını taşıyan izler. Sonra sırtınız yere gelmezdi. Bütün bu ispat-ı tövbekârlık buharlaşır geriye kocaman bir özgüven kalırdı.
Günü birlik, veya dağ evinden, dağ evine yürüyüşler de olurdu. Şimdiki fark ise, dünyanın petrol zengini ülkeleri arasında 3. sıraya oturan Norveç'in alabildiğine cömertliği ve yükselen hayat standartları. Doğrusu, bu konularda eskiden de Norveç'in eli tutulmazdı. Ya da artık yaşlanıyoruz!! .
Mola verdiğinizde, açık havada üzerinde güzellik uykusuna uzanacağınız bir şeyler olması yeterli. Ellerinizi kollarınızı sallayarak doğada günlerce yürüyebilirsiniz. Başlangıç, ana yemek (yanında şarap) sonra tatlı lüksü olan menü dahil. Çoğu zaman da hoş sohbetler ve yeni dostluklar, çünkü her milletten kumaşı iyi olan insanlar buralara geliyor. Dışarıda yağmur yağsa da fark etmez. Bir kitap alır, şöminenin karşısına geçersiniz. Bazen dağ başında bu kadar da olur mu, dedirtecek kadar keyifli kitap sohbetleri yaparsınız. Arayacağınız bütün konfor mevcut (hem doğa hem de doğa üstü).
Turist Derneği tarafından buzdolabı, derin dondurucu ve dolaplara yerleştirilen yiyecek ve içecekler var. Her taraf tertemiz(!) Evlerde bir büyük yatak odası, salon içinde 10'a yakın ranzalı yatak bulunan 3-4 oda. Sauna, duş, şömine, dışarıda içinde kayak ve balık takımı bulunan müstakil kulübeler. Dünyanın dört bir yanından gelen insanlar mükemmel bir işaretleme sistemiyle gezi yapıyor. Hava karardığında demeyeceğim, çünkü kararmıyor, konaklamak için en yakın eve gidiliyor. Utanırım, sıkılırım, ayak kokusu duymak, horultu dinlemek istemiyorum, diyorsanız hemen yan taraflara serpiştirilmiş müstakil şirin ''hytt'e' dedikleri evler var. Çoğu zengin balık sularının kenarında. Akşam yemekleri garanti ve ''kelepir'' olsun diye.
Nehirler ve göllerde balıktan geçilmiyor. Lezzet tarifine bildiğiniz bütün pozitif kelimeleri ve (+)'sını kullanabilirsiniz. Birçok hastalığa iyi gelen omega 3 vitamini fışkıran cinsinden. Kurutulan balıklar dahi, suya yatırılıp hazır hale geldiğinde, ilk günkü gibi taze oluyor. Omega 3 vitamini oranı değişmiyor. En çok ta bura balığında varmış. Her balıkta olur demeyin. İstanbul balığında ya yok, ya da yok denecek kadar az imiş... Ekrem abi, orada yiyip içtiklerinin parasını, evde kaldığın gün sayısını da hesaplayarak, elini vicdanına götürüp yandaki kutuya atıyorsun.
Param çıkışmadı diyorsan (insan halidir, herkesin başına gelir!), masadaki blanketi, kaldığın gün sayısını, tükettiğin şeyleri, adres ve ismini yazarak dolduruyorsun. Bir süre sonra evine faturayı gönderiyorlar. Hangi ülkeden geldiğin fark etmiyor. Yerine ulaşmıyorsa da ''canları sağ olsun'' diyorlardır, herhalde. Ücreti yatırıyorsun. Kâr amaçlı olmadığından çok hesaplı, neredeyse bedava. Norveç genelde pahalı bir ülke.
Yürüyüşe 12 yaşındaki kızımla çıktım. Aynı zamanda kameramanlık da yaptı. Kaldığımız eve sırasıyla önce üç bayan geldi. Sonra bir çift. Sonra da bir Japon. Bayanlarla hemen kanımız kaynadı. Yalnız kalmayı tercih ediyoruz, desen de gitmeye niyetleri yoktu. Usulen eve son gelen, ilk yerleşene ''beraber kalmamızda sakınca var mı?'' diye sorar. Varsa müstakil evlere giderler. Bizim koyu sohbetimizin üzerine gelen çiftin de bayan olanına ''evet, sakınca'' var desen de gitmeyecek, gözlerinden belli. Onlar da kaldı. Sonra bir Japon damladı, o hemen kaçacak, gülümsemesinden belli. Bu Japonlar pek el sıkışmaz. Dinî alışkanlıktan değil, gelenekleri öyle! Elimi uzatıp tokalaşır gibi yaptım ve Japonu içeri çektim. Cemaat tamam olsun diye... Nasıl olsa kalacak müsait yer var.
Ekrem abi, ev işleri dayanışmayla oluyor. Daha önce buralara epeyce geldiğim için doğa mutfağım fena değil. Ben yemek için kolları gönüllü olarak sıvadım. Başlangıç olarak, balina fümesi (avı serbest olanı) ve morina balığı dili... Ana yemek olarak kurutulmuş geyik etinden Adana kebap! (son dakika değişikliği ve istek üzerine, Japon vakti zamanında, Adıyaman'da yemiş. Unutamamış. O gün bu gündür fotoğrafını yanında taşıyormuş! 1992'de Türkiye'ye gelmiş, Japon adına aşırı istekte bulunan bayan kapı komşuları -bizim üçlü çete- adama meramını taksitle anlattırdı. Yemekten sonra da dondurma üzerine kızımın topladığı ısıtılmış yabani yemişler.. Üçlü ''çete'' den başlangıç, ana yemek ve tatlı için her birine ayrı ayrı uygunlukta şaraplar geldi.Bizim kebap yine ''yedi kocalı HÜRMÜZ”e döndü. Kıvamı tutturamadık. İlk defa yapmama rağmen, etleri kıymaya benzetme, iğne ve ipliksiz, bolca mısır unu kullanarak şişlerde tutturmanın gururu yanıma kâr kaldı.
Nefis şaraplar durumu kurtardı. Özellikle mecburiyetten tuzlu ana yemek için olanı, şarap kültüründe kural ve sınırları zorlayan türdendi. Hanımlardan birisi, bütün dünyaya kültür temalı seyahatler düzenleyen büyük bir firmanın sahibi ve iyi bir kuş avcısı. Bir diğeri, İspanyol Rioja şaraplarını birçok ülkeye satan bir şirketin sahibi. Avcı olmaya aday.
Kuzey kutbunda, yakın zamanda bolca petrol ve gaz bulmuşlar. İnsanlar kutupta petrol kuyuları açılmasına yeterince bol petrolümüz var, diye karşı çıkıyorlar! Meksika Körfezi'ndeki çevre felâketinin de bunda etkisi var .Bayanlardan üçüncüsü de bu muhalefetin önde gelen şahsiyetlerinden. Komple ve büyük bir avcı. 500 yıllık balık ticareti geleneğimiz var. Geliri neredeyse petrol kadar. Buraların faunası dünyada tek, bu çılgınlığa dur diyeceğiz, dediği zaman, benim ayaklarım yerden kesiliyordu! Hanımlar şarap ve yerel mutfağın tatlarını birbirleriyle evlendirme turuna çıkartmışlar gibi bir his uyandırdılar bende... Sohbet koyu. Bir ara pembe şarap zordur, diyecek oldum,(gerçi şarap kültürünü, Türkiye'deki köşe yazarlarından öğrenebilirsiniz).tam o sırada;Japon hediyeler dağıttı.Onlarda hediye gelenekmiş.!
Petrol ile balık neredeyse aynı düzeyde gelir kaynağı, ekonomik olarak da büyük, biçiminde sohbet yapılırken, evdeki çiftten erkek olanı, -bizimle aynı evde kalmak istediği gözlerinden belli bayanın eşi- doktor, ''Uzayan dilinizi petrol zenginliklerine borçlusunuz.'' dedi ve ortalık karıştı. Biraz da şarabın etkisi. Şişede durduğu gibi durmuyor...
Kendi eşi de dahil kadınlar, doktordan ertesi gün,yerel yemek olan, ''kurutulmuş balık buğulaması'' yapabilirlerdi. Alaca karanlık bastığında doktorun gözleri, beni bunlardan kurtar, dercesine yalvaran bir bakışla dolmuştu. Ben de erkek dayanışması arıyorsan, erkenden uyumaya giden Japon’u uyandır, işareti verdim.
Doktor bulaşıkları yıkarken hep kaşla göz arasında kurtulmayı bekledi. Balta taşa vurulmuştu. Doktoru yedi sülalesi de kurtaramazdı. Ben de işin huzur ve keyif provokasyonuyla ilgilenip, düşüncelere daldım... Pembe şarabın bir yemekle olanı bir de sohbetle olanı vardır. Yanınızda sohbetlik var mı, diye sordum. Aklımda isim tutamam ama, tadı hemen hatırladım!
Ömer Hayyam, kadın, şarap, ekonomistlerle falcılar, liderlerle şairler, egemenlerle doktorlar, hükümdarlarla yazmanlar arasındaki ilişkiler ve şarap sektörüne 'erkek' egemenliği v.b. gibi keyifli sohbetlere dalındı.
Bolca beyaz kekliğe rastlamışlar. Geçen yıl yasaktı. Ben bu yıl da yasak olursa yeridir, diye düşünüyordum. Birçok yerde serbest. Üçlü çeteden ikisi çaktırmadan gezi ile beraber beyaz keklik gözlemi yapmışlar. Ne de olsa ''kral avı!”. Kim yapmaz ki?
Sabah kahvaltısında Kırım şampanyası! ( Baltık Denizi'nde batan Estonya gemisinde, komünizmin yıkılışının ikinci günü,tesadüfen, kahvaltıda ilk defa içmiştim).
Japon, dışarıdan tas tas su getirip içti. Haklıydı,Tokyo ölçüleri ile göller dahil her suyu içme lüksü ve tadı başka yerde ele geçmezdi. Doktoru uyandırmadılar! Nasıl olsa güzergâh belli, diğer dağ evine gelir dediler. Eşi de hay hay, başım gözüm üstüne der gibiydi... Benim de güzergâhım o taraf olmadığı halde hanımlara takılamam, diyemezdim. Kızım, pat diye ''baba hiç değişmiyor, başka yere gidecektik, plânı programı olmaz'' !. Bu salvo ile karışık,hanımlar o değiştirse de biz seni alıp götürecektik, dediklerinde bayıldı, uçuyordu…
Küçük prenses; zaten ''Polar Bölgesi'ni, kültürünü çekiyor'', diye her tarafta el üstünde tutuldu. Yediğinin morina balığının dili olduğunu başlangıçta söylemedim, birkaç parça götürdü. Sonradan öğrenmiş oldu. Lezzetinden küçük bir baygınlık da o zaman geçirmişti...
Dünya çok değişse de bu tür seyahatlerin kalitesi değişmiyor. Galiba beni değiştirmeye de dünyanın gücü yetmeyecek. Artık geç…
Ekrem abi, kafana göre çal. Bir dahaki sefere sohbetleri anlatayım. Hanımların yaşını soracak olursan 40+
A.C