Fransızlar,İngiliz Prensi Charles'in kulakları,''kapısı açık bir Vosvageni andırır'' derler.
İngiliz kanalı altından tünel açıldığında,Paris ve Londra arasındaki mesafenin birkaç saate ineceğine sevinen İngiliz sayısı sanıldığı kadar fazla olmadı.
Fakat,''keşke tünel bütün Fransa'nın altından geçseydi de,Fransız görmeden bir an önce Akdeniz’e inebilseydik''diye düşünen epey İngiliz vardı.
Fransızlar;gerekli şeylerin,tarih,doğa,şarap,peynir,kültür,taze sucuk,Fransızca konuşan insanlar...hepsinin kendi ülkelerinde mevcut olduğuna inandıkları için gezmeyi pek sevmezler.Kendi sahalarında olmayı isterler.Üstelik ülkelerine gelen her yabancı Fransızca bilir(!) diye eski sömürgeleri kaybetmekten gelen kompleksleri olduğundan, Almanca gibi ''garip''bir dili konuşmak zorunda değiliz diye de birbirlerini motive ederler.
Almanca takıntısı,birazda her savaşta kafalarına yağan tarihteki bombalardan dolayıdır.
Fransız tarihi ve kültürünü bütün dünyanın bildiğini ve imrendiklerine inandıkları için ;
Zaten Fransa'da kalıp sonra ülkelerine dönen yabancılarda karınca-kararınca Fransa anlattıkları zaman o havalara girdiğini hesaba katarsak,tüket tüketebildiğin kadar..
Fransız mutfağına ve diline diyecek yok,''hep merkeziyetçilik''te biraz sıkıntı var.
İngiltere'ye yolunuz düştüğünde iyi yemek istiyorsanız günde üç kez kahvaltı yapın deselerdi de fena sayılmazdı.Ayrıca herkes her şeyi söylüyor.
Örneğin bir İspanyol atasözü,''İspanyol'ca,aşkın dili,İtalyan'ca şarkıların,Fransız'ca diplomasinin ve Alman'ca atların'' dili der.Her ülke sınırlarının yanı başındaki ülkeye demediğini bırakmaz.
Derim ki;İzlanda'nın dağlarına ve bankalarına ve atlarına güven olmaz(!) şöyle ki:Ben İzlanda'ya ilk komşu olduğum yıllarda çok fakir bir ülke idi.Meşhur'',İzlanda atı''önemli bir gelir kaynağı olsa da, ekonomileri haftada üç gün Televizyon yayını yapmalarına elveriyordu.Sonra zenginleştiler,hızlarını alamadılar neredeyse banka sistemlerinden dolayı,ülke ''alınır-satılır'' ada durumuna düşüp bir ilke imza atacaktı.
Burada eşikten dönseler de,yanardağ patlaması ile bir ilke imza attılar.Bu adalı milletinde galiba imza atma takıntısı var.Karabulutlara güvenin ucu ise açıktı,epey devam edebilirdi.Bu yüzden: Yanardağın dibindeki köyde yaşlı bir kadın;bahçesine beyaz bir tabak koyarak küllerin yere düşme oranı ile ilgili gözlemde bulunarak gündelik işlerine devam etti.
Gezip gördüğünüz ülkelerde doğal felaket,toplumsal gerginlik veya savaş çıktığında,
Endişe ve merak ile birlikte anılarınızda canlanıyor.Kulaklarınız neredeyse Prens Charles'ın kulakları kadar oluyor.Çünkü o dağın yanı başında aktif bir dağ daha var.Orada hareket olursa dünyanın balansı değişir.
Fransız'lara değinmemin nedeni ise: Birçok ülkede hayat felç oldu.İnsanlar tünelin altı üstü demeden evlerine,işlerine ulaşmaya çalıştılar. Her türlü alternatifi düşündüler.Örneğin;İspanya'da Costa del Sol'da eşeklerin alnında,süslü harflerle ''taxi''yazar.Sahara karıncası hesabı yapıp bu yolu düşünenler dahi oldu.
Taxi'ye alternatif bir tiren seferi Paris'teki demiryolu işçileri grevine takıldı .Grev yapılacak zaman mı? Diyeceksiniz.Adamlar varsa da yoksa da biziz diyor...
Dünya dibinden değişmeğe,üstte de çanlar hafifçe çalmaya başladı.İnsanlar, mağduriyet ve çan sesleri arasında, günde kaç uçağın kalktığını duyup hayretlerini gizlemeye çalıştılar. Yuvarlandıkça büyüyen kar topu gibi;hareket efektlerinin birbirini nasıl etkilediğini gördüler.
Bizde,Erciyes patlar mı? Nemrut patlar mı?At kuyruğunu sallamaz dağı patlar mı? Türünden medya ve uzman yoğunluğu arasında,mangallardaki küller ve İzlanda külleri birbirine karıştı.
Artık her gördüğünüz tepeye ''potansiyel patlar''gözü ile bakma sendromu oluştu. Çünkü medyadaki bu sıcağı sıcağına takip derin izler bıraktı. Bereket bu çan sesleri son derece demokratikti(!) hiç ayırım yapmadan herkese eşit davrandı ve kimsenin burnu dahi kanamadı...
Böyle büyük haberleri ne zaman nerede aldığınızı da kolay kolay unutamazsınız.
Ben haberi, bir mahzende;sararıp incelmiş,rutubet ve ışık hesabı yapılmasaydı çoktan absorbe olup gökyüzüne dağılacak(neredeyse bir asra yakın) hikayelere dokunurken aldım.Sayfaları çevirdim,yanardağ patladı(!) desem abartı olur.''Seis-mologlar''Alevlerdeki hareketliliği saniye saniye izliyordu.Pazartesi filan saat'e geliyor demedikleri kaldı.
Yani,patlama anı ile hikaye izleri takibi tesadüfen çakıştı. O halde aşkında şarkılarında dili benim dilim diyerek İspanyol'lara bir ''contra'' yapmak fena sayılmaz.
İzlanda atlarının da dili çözüldü,volkanı izleyip:Yehova Şahitleri yine yanılacak.Bu seferde kainatın sonu gelmeyecek,bari giderayak son otların tadını çıkaralım diye.Çünkü atlar satılıp ihrac edildikten sonra adaya bir daha surett-i kattiyen alınmıyorlar.Nedeni ise:Dışarıda herhangi bir virüs ile tanışmış olmaları riski !
O yüzden İzlanda atları ve veterinerlik mesleğinin yıldızı pek barışık değildir.
Geçmiş olsun.
A.C.