Bir zamanlar Anadolu’nun bol ormanlı sarp yamaçlı dağlarının kıyısında bir avcı yiğit yaşarmış. İki tutkusu varmış yiğidin, biri sevdiği kız, diğeri de avı.
Avdan vazgeçmesi imkansız, yarsız yaşaması ölüm demekmiş. Sık sık tüfeği omzuna alır ormana gider, dağa çıkar, avcılığı ile nam salarmış. Günlerce köye eve uğramaz. Ceylanların, sürmeli geyiklerin, kınalı kekliklerin korkulu düşü olurmuş. Tetik düşürdü mü ! İki boynuzun ortasından vururmuş.
Dağda ormanda kara bir gölge gibi gezer, kekliklerin ardından şahin gibi takip yaparmış. En büyük tutkusu geyik avı olmasına karşın oda bilirmiş geyik avının tekin bir av olmadığını. Anayı yavrusundan ayıran, avını yapana da ağır vebal getiren tutkulu bir avdır geyik avı.
Derler ki… ! Gözü kara bir yangın olurmuş. Taş kesilirmiş yürekler. Yay gibi gerilirmiş kaslar .
Genç avcı ilk kez görmüş onu tutkusunu, aşkını, kalbinden vurulur ona, bir yamacın başındaymış, geceleri rüyalarını süslemeye başlamış seslenişi kulakların da çınlıyormuş, o aradığı tutkusuymuş. Boynuzları ay ışığında dahi parlar bir masal prensi gibi, gözünü ondan alamazmış delikanlı avcı. Koşarmış peşinden. Alageyik durur, tüfek omzunda nişan alır, geyik sırra kadem basar. O dağ senin, bu tepe benim günlerce yalnız onu arar…
Geyik bir vardır bir yok, bir görünür bir kaybolur. Köy halkı merak eder, yiğidim alageyiğin peşinde, köylüler günlerce arar tarar genci bulurlar.
Hala pür dikkat pusuya yatmış, alageyiği gözlerken ikna eder alıp köye götürürler. Geyik avından vazgeçirmek için sevdiği kızla hemen evlensin diye düğün dernek kurarlar. Gencin hoşuna gider. Genç kızın gözlerindeki aşk ateşi yüreğine bahar getirir.Düğün kurulur yedi gün yedi gece davullar vurulur.Mutluluk artık yanındadır ceylan gözlüsü yavuklusu.
Yağız delikanlım çalınan zeybekte salına salına dönüyor dizini yere vurup şahin bakışı ile şöyle bir etrafına bakıp genç kızların kalplerini çalıyormuş. Sonra davullar susar düğün yavaş yavaş dağılır.
Gerdeğe girerler... İşte o sırada pencerede bir hayal görünür. Alageyiğin hayali, onun seslenişi. Boynuzlarının yansıması odaya düşer...
Duvardan tüfeğini kapar atlar pencereden dışarı, karanlıkta kaybolur yiğidim.
Alageyik bir hayal, bir serap… Bir aynalı düş ki genç avcı, damatlığı üstünde onun peşinde. Yavuklusu da dur bile diyemeden bakar kalır ardından.
Ertesi sabah bir uçurumun dibinde bulunur yiğidin ölüsü... Çeşitli söylentiler dolaşır dillerde. Kimi der kekliklerin ve vurduğu avların vebali ancak bilmezler ki… ! bir tutkunun peşine ölümüne gittiğini aslanın...
Aynı alageyik halen avcıların hayallerini süslediği gibi avcıyı hataya zorladığı söylenir.
Değerli dostlarım avcılık o kadar çaresiz bir hastalıktır ki av uğruna aileleri dağılan işleri bozulan maddi yönden çıkmaza girenler var.
Avcılığın bir spor olduğunu unutmamak lazım avla yatıp avla kalkan çocuklarını ihmal ettiklerini çocuklarının okul masraflarını giyecek yiyecek masraflarını ava harcadıklarını gözlüyorum.
Masraflar arttıkça borçlar boğazını dağa çok sıkmaya başlar! Kıyamet de o zaman kopar.
Her şeyden caymış yılgın geri dönüşü olmayan bir yolda uçurumun dibindeki yiğit odur artık.
Avcılık bundan böyle maddi durumu iyi olanların yapabileceği pahalı bir spor oldu.
Birde çok av vuran dostlarımıza iki çift sözümüz olacak avı çok vurmakla büyük avcı olamazsınız.
Vurulan avların bir vebali var…
Yiyeceğin kadar avlayın ki. Size de avcı desinler... Sevdiğim bir dostumun yaptığı bir sınıflandırma var. Çok av vuranlara… Et oburlar… Av yerine ot toplayanlara da Ot oburlar... diyor ben bu görüşe zaman zaman katılıyorum doğru mu söylüyor acaba… ?
İzmir çevresinde de anlatılanlara göre bir zamanlar İzmir’e sığırcık çok gelirmiş milyonlarcası, sürüleri göğü kaplarmış bunun avına bayılan hüsnü dayı sazlara akşamüzeri saran sığırcıklara veriyormuş dumanı yüzlercesini vurup küfeleri dolduruyormuş.
Yıllar geçiyor fakat Hüsnü dayının hırsı geçmiyormuş iyice yaş kemale ermiş ve yatağa düşmüş günler geçiyor ve sığırcık alaylarını camdan seyrediyor iç çekiyormuş kara kışın bastığı bir gün kırılan ağaç dalının cama çarpmasıyla büyük bir gürültüyle Hüsnü dayının yattığı odanın penceresi kırılmış ve içeriye onlarca kuş sıcak olduğu için doluşmuş yaşlı adam kıpırdamaya mecali olmayan bir durumdaymış ince titrek sesini kimselere duyuramamış ağaçların bile donarak kırıldığı o kış günü Hüsnü dayının eceli olmuş. Birkaç gün sonra dama delen komşuları şaşırıp kalmışlar damın içinde yüzlerce kuş ve battaniyenin altında gözleri kocaman açılmış korkunun izlerini taşıyan o Hüsnü dayının bakışlarını gören komşuları, kulaktan kulağa bu gördüklerini aktarmışlar. Hüsnü dayı hırsına yenilmiş ve hesabını ağır ödemiş.
Bu demek değildir bütün avcılar lanetlenmiştir sapla samanı birbirinden ayıralım usulüne göre avlanmış bir yaşlı avcı yaşı kemale ermiş gençlerle şakalaşıp birkaç tüfek atmak için ava gidiyor. Gençliğini et obur olarak geçirmemiş, arkasında kimse bunu görüyor musun bunu vurduğu avların hesabını nasıl verecek diyemiyor sen büyüksün hem de çok büyük avcısın tebrikler sana
Toplumlarda saygı duyulan birey simgeleşir sözü sohbeti dinlenir.
AT ÖLSE MEYDAN, YİĞİT ÖLSE ŞANI KALIR…
Ben yiğit gibi avcılık yapıyorum diyenler şöyle dursun.