%100 Doğa Outdoor Yaşam Etiği

Yazarlar

Anasayfaya git Sonraki yazara git Önceki yazara git
  • Kişi beğendi
  • Yazı Boyutu :
    Yazıyı Büyüt Yazıyı Küçült
  • Paylaş :

Bıldırcın Çorbası

Mehmet Arpaz
info@yabantv.com

Aklımda kalan anılardan en lezzetlisi, en heyecanlısı rahmetli dedemle yaptığım bıldırcın avı ve çorbasıdır. Binlerce kere bıldırcın avı yaptığım halde hiç aklımdan çıkmayan çocukluk anılarımın en unutulmazıdır. Şimdilerde artık hemen,hemen hiç ekilmeyen susam çocukluğumda kayır (kumsal) verimsiz tarlalara boş kalmasın diye mutlaka ekilirdi.

Pamuk mibzerleriyle veya elle saçma olarak ekilirdi. Ama elle saçarak ekmek herkesin harcı değildi. Koca köyde 1 veya 2 kişi anca ekebilirdi. Onun için pamuk mibzeriyle ekmek tercih edilirdi. Pamuk çekirdekleri (çiğit) ıslanarak mibzere konur yetecek kadar da susam kovanın içine atılarak iyice karıştırılırdı. Çiğit’e yapışan susamlar toprak altına atılırdı. Pamukla beraber susam da çimlenip çıkardı. Çapa zamanı gelince pamuklar koparılır sadece susam kalırdı.

Ağustos 15-20 gibi kozaların içi olgunlaşmaya başlayınca dibinden bir taraftan kesilirken, bir taraftan da ocak tabir edilen kozalar yukarı gelecek şekilde 25-30 kökten kümeler yapılarak bağlanırdı. Ağustos sonu, Eylül başı kozalar çatlamaya başlar ve açılırdı. Elbette çatlama ve açılma sırasında yere susam taneleri dökülürdü. Zaten tohum atılırken “kurda, kuşa, ambara Yarabbi” diye atılmaz mı?

Her taraf pamuk tarlası. Akşamüstü oldu mu bıldırcınlar her taraftan ötmeye başlardı. Ancak pamuğun tam yükünü tutmaya başladığı zamanda asla tarlaya girilmezdi. Güneş iyice batıya dönüp feri kalmayınca bıldırcınlar pamuğun içinden çıkıp yemlenmek için susam ocaklarına gelirlerdi. Ben güneşin dönmesini beklemeden saat 5 oldu mu başlardım “hadi dede, hadi dede” demeye. Gayet sakin “dur oğlan dur daha çok ıscak, bildircin daha çıkmaz” deyip ağızlığına bir subay sigarası daha takardı. Zamanı öyle bir ayarlardı ki hava kararıncaya kadar bir saat avlanmaya vakit kalırdı.

Adını nereden buldu bilmiyorum ama düz kahverengi kısacık kuyruklu Gümüş adında bir köpeği vardı. Öyle bir köpekti ki ne avı yapacağını bilirdi. Sakin son derece yavaş avlayan, kuyruk sallarken kıçını sallayan bir köpekti. 36 çakmaklı İngiliz çifteye tek fişek koyardı. Kendi tüfek almazdı. “ülen oğlan şu gadarcık guşa ben tüfek atmam, sen avlan işte, nasıl olsa furmaya başladın gari ” derdi. Ferma da sağ çakmağı kumama izin verirdi. Asla çakmak açık avlanamazdım. Hani göç bıldırcını kalkınca üç tane, beş tane bir aradan kalkar ya manzara aynen öyle olurdu. Yağlanan bıldırcın hep kıçı yerde kalkardı. Üç atar anca birini vururdum. Bana kızardı. “O gadar gözlenir mi be oğlan. Tüfeğin üstünde gördün mü tetiği çekcen yahu” derdi. Bir keresinde dediğini yaptım. Bıldırcın kağıt gibi oldu parçalandı. O beni çok etkiledi. Gece uyuyuncaya kadar başım çatlarcasına ağrıdı. Ne üzüldü, ne üzüldü. “Oğlan sen bildiğin gibi at, zaten her attığın furulmaz ki” diye ben uyuyuncaya kadar başımdan ayrılmadı.

Sadece 8 tane, o da neden hala anlayamam. Neden 8 de 10 değil. 8 bıldırcın vurdum mu “hadi oğlan böyün (bu gün) av bitti. Yarın inşallah” der avı bitirirdik. Bıldırcınlar daha sıcakken Ayşe Nine (Aşgadın) o tüyleri tek, tek soyar hiç deri kaldırmazdı. Odun ateşinde tencere yerleştirip pirinçle beraber haşlardı. Suyu neredeyse sırf yağ olurdu. Ertesi gün de başına geçer tüm etlerini ayıklayıp suyunun içine koyardı. Yemekten önce ısıtılır ve kestirme (terbiye) yapılırdı. Sadece çorbaya yetecek kadar yumurtanın sarısı iyice çırpılıp çorbanın içine atılıp karıştırılırdı. Sofraya geldiğinde çorbanın üzeri en az bir parmak yağ olurdu. Babaannem kepçeyle yağı iyice karıştırıp tabaklara öyle koyardı. Tereyağsız pişen tek yemek bu idi. “Yiyin bakem bu oğlan mürrüveti” dediler mi ben de bir havalara girerdim. Yarını düşünerek günü geçirmeye çalışırdım.

Yapanlara veya yaptıranlara afiyet olsun. Rasgele

Gönder