%100 Doğa Outdoor Yaşam Etiği

Yazarlar

Anasayfaya git Sonraki yazara git Önceki yazara git
  • Kişi beğendi
  • Yazı Boyutu :
    Yazıyı Büyüt Yazıyı Küçült
  • Paylaş :

Ali Birerdinç''ten Ramazan Anıları

Ali Birerdinç
info@yabantv.com

Her Ramazan ayı geldiğinde, Ramazan anılarım uçuşur gözlerimin önünde. Hep denir ya “Nerede o eski Ramazanlar?” diye. İşte o eski Ramazanların son dönemlerine yetişmiştim. Gerçi bizden önceki nesilde aynı şekilde yakınır “Nerede bizim yaşadığımız o eski Ramazanlar?” derledi. Muhtemelen bizden sonraki nesillerde bugünlerin Ramazanlarını anıp onlarda “Nerede bizim zamanımızdaki Ramazanlar?” diyeceklerdir. Nerede diye diye geçip gidecek hayat.

Hadi ben bizim yaşadığımız “O eski Ramazan” anılarıma döneyim.
Ramazan Ayı gelince en önemli görevim, iftar saati yaklaşmadan mahallenin fırınının kapısında pide alma kuyruğuna girmekle başlardı. 6-7 yaşlarında ise öğlene kadar oruç tutuğumu hatırlarım.Bazı günler rahmetli annem mahallede kimin evinde mukabele varsa, beni elimden tutar oraya götürürdü.

Pide deyip geçmeyin, o zamanlarda öyle pastanelerde pide falan yapılmazdı. Pideler muhakkak semt fırınlarında yapılırdı. Sade pide, yumurtalı pide, çift yumurtalı pide, o yıllarda Ramazanın sembolüydü. Malta çarşısının içindeki fırının pidesi is en meşhur pideydi. Fırıncı fırının kapağı açtığı zaman, pidenin o mis gibi kokusu insan iyice acıktırırdı. Uzun pide kuyruğunda sıra bana gelince, sıcak pideyi kapıp koşarak ev giderdim. Hayalim ise iftar topunun bir an önce patlamasından sonra sofraya oturmaktı. Çünkü pide soğumadan kenarını koparıp, ortasını açıp içine tereyağı sürüp  üstüne de rahmetli annemin reçelini sürdüm mü? O pide bana baklava kaymak gibi gelirdi.

Fatih İtfaiyesinin iftar açmak için patlattığı toptan önce fırından pideyi kapıp koşarak eve gelmek çok önemliydi. Aksi takdirde ya azar, ya da dayak yeme faslı doğardı.

İtfaiyenin topuda ağızdan çaputla doldurulan, bizim kuru sıkılar gibi bir şeydi. O topun patlatılması da bir fasıldı. Dakikalar önceden hazırlık yapılır, top itfaiyenin yan tarafındaki futbol sahasına çıkartılır orada patlatılırdı. Patladı mı iyi patlar, neredeyse bütün İstanbul duyardı. Tabii o zamanki İstanbul şimdiki gibi 20 milyon değil, taş patlasın 1 milyondu. Hatta yoktu bile.

Topun patlaması ile birlikte camilerin şerefeleri yanar iftar sofrasına oturulurdu. Sofra faslını anlatmaya gerek yok, Allah ne verdiyse iftar edilir. Daha sonra teravi namazı için hazırlık yapılırdı.

Çocukluk yıllarımızda, ya bizde iftar eden ya da iftardan sonra misafirliğe gelen ufak tefek bir teyze vardı ona “kuş nene” derdik. Onu dört gözle beklerdik. Çünkü o, külahtan yaptığı üzerine kalemle kaş göz çizdiği, iki parmağına taktığı kuklaları öyle güzel konuştururdu ki gülmekten yerlere yatardık. Çocukluk işte.

Sahur vakti ise ayrı bir olaydı, rahmet babam sahurda hepimizi kaldırır, annem yemekleri hazırlar, sabah ezanına beş dakika kala son suyumuzun içmemizden sonra yatmamıza müsaade ederdi. O arada radyodan ramazan sohbetlerini dinlerdik. Rahmetli Eşref Şefik ile Bal Mahmut’un güzel anlatımları ile mest olurduk.

Teravi sonrası, tombala fasılları, fırdöndü çevirmeler, kış ayına rastlayan Ramazanlarda Vefa bozacısına gitmeler. Unutulmayacak anılar bunlar.

Gençlik yıllarımızda arkadaşlarla teravi namazı için camileri gezerdik. Fatih, Sultan Ahmet, Eyüp Sultan, Sultan Selim camilerinde teravileri kılardık. Hiç unutmam Sultan Selim Cami’nde teravi namazı sırasında arkadaşların muzip bir hareketi ile bir gülme krizi tuttu bizi, bir türlü duramıyoruz. En az on arkadaşız. İmam az kalsın camiden atacaktı bizi.

Daha sonraki gençlik yıllarımızda lanet olası sigaraya başladık. İftarı zor eder, iftardan sonra peş peşe sigaraları yakardık. Hele o ilk sigara yok mu? Adamın başını bir döndürür ki sormayın. Sahurda ise son sigarayı içmeden yatmak mümkün değildi. Rahmetli babam görmesin diye bin bir yalanla dışarı çıkmak ya da balkonda tüttürmek. Neyse yıllar önce sigara illetinden kurtuldum.

Ve bayramdan bir gün önce, arife günü, rahmetli annemin açtığı hamurlarla yaptığı baklava tepsisini fırına götürmek en büyük zevkimdi. Fırıncı üzeri numaralı ufak bir kağıdı elimize tutturur, aynı numara yazılı diğer parçasını da baklavanın üzerine yapıştırır “Gece yarısı gel al” derdi. Koca tepsiyi kafamın üzerine koyar eve getirir annemin şerbetini vermesini beklerdim. Şerbet tepsinin göbeğinde toplanır. Ve baklavanın göbeğinden ilk dilimi fırça yemek pahasına mideye indirirdim. Benden önce bu işi kulakları çınlasın ağabeyim yapardı.

Evet, dostlar işte bu güzel anılarla bu Ramazana geldik. Baklava tadında bir Ramazan ve bayram dileklerimle…
Sağlıkla kalın.

Gönder