Kış günleri akşamlar erken olur. Onun için geceler uzundur. Televizyonların olmadığı, radyoların açtıktan 5 dakika sonra çalmaya başladığı zamanlardı. Bir pilleri vardı ki kazara ayağına düşse kesin kırılırdı. Öyle radyolar şimdiki gibi her zaman açık olmazdı. Saat 19.00 da ajans vaktiydi ve ondan 5 dakika önce açılır, ajans bitince de kapatılırdı. Gecenin geri kalan zamanında ise oturulur, muhabbet edilirdi. Anılar ortaya serilir, bir hoş sohbettir alır giderdi. Dedem kuvay-ı milliye günlerinde gençliğini yaşamış eski adamlardandı. Bölgemizdeki Demirci Mehmet Efe kuvay-ı milliye’ye geçmek için dedemi yanına rehin istemiştir. Devlet bir kalleşlik yaparsa evvela onu öldürecek. Böyle hikayelerle başlayan sohbetler av hikayelerine döner, bizim de yüzümüzde güller açardı.
Köşede kömür sobası gürül, gürül yanar, üzerinde kaynayan ıhlamurun kokusuna ara sıra kestane kokusu karışırdı. Yemekten 1-2 saat sonra gül lokumuyla birlikte fındık, fıstık, incir, ceviz gelirdi. O zaman çerezci dükkanı filan Nazilli’de bulunmazdı. Gül lokum yoksa peynir şeker mutlaka olurdu. Beyaz ve kırmızı renkteki bu şeker yumuşak, kendine has kokusu olan bir şekerdir. Bu yemişlerin içine kesinlikle konulmayan leblebi şekeriydi. Amcalarımdan biri onu yerken ölümden dönmüş. Neredeyse boğuluyormuş. Eve girmesi yasaktı. Gül lokumu geldi mi muhabbete az kaldı demekti. Anneme hiç durmadan kaş göz ederdik ki bir an önce getirsin diye.
Bir gece bana dönüp, “Oğlan, avcı ölmeden av ölmez, bunu böyle bilesin” demişti. Bu sözü hiçbir yere koyamamıştım. Ne demekti yani avcının ölmesi. Avcı ölecekse niye ava gitsin ki? Biraz aradan sonra anlamıştım bu lafı niye ettiğini. Birkaç gün önce onun kısrağı ile kekliğe çıkmış, kekliği bulduktan sonra dağıldıkları yere kadar yürüyememiş taşın üstüne oturmuş kalmıştım. Ama daha 10 yaşında falandım. Gücüm o kadarına yetmemişti. Yüzümün kızardığını, kızarıklığın kulaklarıma kadar indiğini hissetmiştim aynen şimdiki gibi. Ama o beni kırmak, benimle alay etmek için söylememişti bunu. O çocuk aklımla bunu hissedebiliyordum. Bunun arkasından bir ders daha gelecekti. Evvelden dersler kurslarla olmazdı. Av derslerinin hepsini ustalar örneklerle veya avda göstere, göstere verirlerdi.
Hiç ağzımı açmamış, ama dede ben çok yorulmuştum, veya buna benzer başka bir bahane uydurmamıştım. “Keklik avı öyle bir avdır ki, hiçbir ava benzemez. Öldüm, bittim dediğin zaman kekliği avlamaya başlarsın. Bundan sonrasına gücün ne kadar yeterse o kadar vurursun.” “ Ha, gücün yetmezse de vuramazsın. İşte Hakkı hoca. Sözüm ona yıllardır keklik avına gider ama, hiçbir zaman keklik avcısı olamaz.” Bu ders kurs da okulda öğrenilebilir mi? Keklik avcısı olanlar bunun hakikaten böyle olduğunu çok iyi bilirler. Bunu çulluk, ördek avcılarını küçümsemek için yazmıyorum. Sadece keklik avının zor, kondisyon gerektiğini anlatmak için yazıyorum. Elbette her avın kendine göre zorlukları ve meşakkatleri vardır.
Zamanımızda bu geçerli midir? Avcı zaten ölmüştür. Daha doğrusu öldürülmüştür. Kekliğin limiti 2 adettir. 2 kekliği vurduktan sonra içinizde bir kuşku, bir tedirginlik başlamakta o güzelim avın tadı kaçmaktadır. İş daha fazla keklik vurmak veya fazla vurmayı savunmak değildir. İş alınan haz, kekliğin size, köpeğe çektiği numaraları yaşamaktır. Köpek zaten yorulmuştur. Mutlaka kokuyu atlayacak, hepsini bulamayacaktır. Kim ki 10 keklik kaldırdım hepsini vurdum diyorsa yalan söylüyordur. Yalan söylemiyorsa erken zamandır. Daha doğrusu palazdır. Yine de imkansız gibi bir şeydir. Erken sezonda da köpek sıcaktan av yapmaz.
Kasım, Aralık aylarında tadına doyulmayacak avlar yaparsınız. Keklik her türlü cinliği öğrenmiştir. Köpek fermasında bile kurtulmak için her şeyi yapar. Ya kayayı dolanır, ya ağaca dalar. Köpeğin heyecanı da sizinkinden az değildir. Kıvrılmaya başlar, olmadık hareketler yapar. O sırada sizden bir ses çıkarsa sıçrar heyecandan. Ayağınız kayar veya ayağınız bir taş yuvarlarsa aniden durup kekliğin kalktığını zanneder. Olduğu yerde zıplamaya başlar. Seyretmek lazım. Sizin ise baldır kaslarınız acıyla çekmeye başlar. Ayağınızın hangisi eğime karşıysa o ayağınızın bileğinde ağrı başlar. Belinize ağrı bir girer, bir çıkar. Ama aldırış etmezsiniz. Artık avın en heyecanlı, en yorucu, en güzel anını yaşamaktasınızdır.
Bütün bunların hepsi fermayla sona erer. Uğraşıp didindiğiniz avın en muhteşem anıdır bu. Tut komutu için tereddüt içindesinizdir. Daha güzel bir pozisyon olabilir mi diye düşünürsünüz. Ama heyecanınız beyin yorumunun önüne geçer. Hemen tut komutunu verirsiniz. Öyle bir yerden kalkar ki ya, vuramazsınız ya da tüfek atamazsınız. Vuramadığınız zaman bu pozisyon hiç aklınızdan çıkmaz. Atamadığınız zaman kendinize kızarsınız. Keşke 5 adım daha yukarı çıksaydım, veya aşağıya inseydim diye dövünürsünüz. Bir keklik için daha heveslenmeye başlarsınız. Acaba derken köpek bir ferma daha yapar. Bu sefer birinci de olanları hatırlar aynı hataları yapmamayı hedeflersiniz. Ama bu sefer keklik beklemez. Fırlar. İyi bir atış. Ve bingo. Ayağınızda ağrıyan yer, baldırınızda çekme kalmaz. Yeniden ava başlamış gibi olursunuz.
Yukarıdan tüfek sesleri duyarsınız. Vurulmayanlar önünüzden travers geçmeye başlar. İşte atışların en ustacası ve en güzeli karşınızdadır. Şöyle bir önüne çeker tetiğe dokunursunuz. Mesafeyi ve kekliğin hızını iyi hesap ettiyseniz çaput eskisi gibi havada yumulur. İşte keyiflerin en büyüğü budur. Ama önlemeniz az ise ikinciyi nasıl attığınızı bilmezsiniz. Öyle bir gider ki arkasından baka kalırsınız. “Vay be geçen sapan taşı mıydı” dersiniz. Hey benim kınalım. Avların padişahı, padişahların avı.
Avcı hakikaten ölmüştür. Avın tam ölecek zamanıdır. Ama doğa sizi yenmek üzeredir. Takatiniz yavaş, yavaş tükenmektedir. Vurduğunuz 1 veya 2 kekliğin hazı size yetmekte, hatta artmaktadır. Oradan biri bağırır. “Oturun bakalım bir av bozalım” diye. Canına minnettir. Olduğun yere çökersin. Sigara içiyorsan, hele bir de kekliği vurduysan o sigaranın keyfi de bambaşkadır. İçmiyorsan ayağını şöyle bir uzatırsın. Kramp girmesin diye kıçını da sağ, sol yaptırırsın ki düzgün bir pozisyon bulasın. Kışsa oturduğun yer soğuk veya yaştır. Oturup rahatladığın anda bunu hissedersin. Hemen doğrulmak istersin ama kasların bu ani harekete izin vermez. Yavaşça kıçını kenara çekip kasketi altına sokarsın.
Terin soğumasın, vücudun sertleşmesin diye 5 dakika sonra kalkarsın. “Haydi bakalım “ dersin istemeye, istemeye. Oturmak iyi gelmiştir. Avcı hakikaten ölmüştür. Ama kekliği de öldürmüştür. Ustaların laflarının ne kadar doğru olduğunu anlarsın. Onları da ya rahmetle, ya da sağlıkla anarsın. Gelip gidenleri rahmetle, halen yaşayanları da sağlık dileklerimle anıyorum.