%100 Doğa Outdoor Yaşam Etiği

Yazarlar

Anasayfaya git Sonraki yazara git Önceki yazara git
  • Kişi beğendi
  • Yazı Boyutu :
    Yazıyı Büyüt Yazıyı Küçült
  • Paylaş :

BAŞKIR'dan BALİ'ye

Ali Coşar - İsveç
info@yabantv.com

Bazı insanlar, bazı ülkelerin tarihinde silinmez izler bırakırlar.

Bunun tersi olduğu da olur: bazı ülkeler, insanların hayatını boydan boya etkiler.

Walter Spies ile Endonezya’nın Bali adasının arasındaki ilişki de işte böyle ayrılmaz bir birlikteliğin öyküsü...

Walter Spis, dünyanın önde gelen, film, dans, müzik, resim, heykel ve drama ustalarından biriydi.

1895’te Moskova’da doğan aristokrat bir Alman ailesinin çocuğu. Ancak o Alman kökeninden çok, bütün dünyada Asya’nın büyüsüne kapılan, onlara büyük bir kültür mirası bırakan çok yönlü bir sanatçı olarak tanınıyor. 

Endonezya’ya göçüp Bali’ye yerleşen, Orada Hitlerin emri üzerine Japonlar tarafından öldürülen Spies'in Tuva Türklerinden Hint Okyanusu’ndaki trajik ölümüne dek uzanan ilginç bir hayat hikayesi var.

Wallter onu hayranlıkla kendilerine çeken iki Türk ülkesinde yaşıyor. Bunlar Sibirya’daki atlarıyla ünlü Başkır Türkleriyle, çok özel seslerle yaptıkları müzikle bilinen Tuva Türklerinin ülkeleri. 

Tuvalı müzikçiler, bir çalgı aletinden çıkıyormuş hissi veren gırtlak sesleriyle, insanın ruhuna işleyen melodiler yaratıyorlar. 

Müzisyenlerin aynı anda birkaç ses çıkarabilmeleri, dünyadaki etnik müzik araştırmacılarını şaşkınlığa uğratıyor.

Spies’in babası Moskova’da diplomattı ve Çarlık Rusya’sına yerleşmiş Alman kolonisi içindeki çok zengin bir aileden geliyordu. Ailenin malikanesi aynı zamanda o dönemin kültür buluşmalarının merkezi gibiydi. Walter onları sık sık ziyaret eden Skrjabin, Rahmaninof ve Maksim Gorki gibi ünlülerin arasında büyüdü. Bu yaşlarda özellikle Aleksandr Skrjabin’in lirik müziğinden çok etkilendi.

1910’da eğitimini tamamlaması için gönderildiği Dresden’de ilk kez Alman kültürü ve dönemin modern sanat eğilimleri ile tanıştı. 

I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte ailesi Almanya’ya göçe zorlanan Walter,  askerlik çağında olduğu için alıkonuldu. 

Ancak Alman kökenli olması nedeniyle Ural dağlarının eteklerindeki Başkır eyaletine sürgüne gönderildi.

Sürgünde içine kapanmak yerine doğaya, müziğe ve dansa olan ilgisinin yanı sıra resim çalışmalarına da başladı. 

Dresden’de geçerli olan ileri sanat anlayışına sırtını dönüp, yalın ve doğaya yönelik resimler yaptı. 

Sibirya’daki doğanın görkemli güzelliğine ve zengin faunasına hayran kalmıştı. 

Sürgünde tanıştığı etnik grupların kahramanlık destanları, efsaneleri, masalları, türküleri, bilmece-bulmacaları, büyüleri, atasözleri ve tekerlemeleri onu derinden etkiledi. Ailesine gönderdiği mektuplarda buradaki insanların sadeliği ve açık kalpliliğinden coşkuyla söz ediyordu. 

Bu arada Tatarca ve Kırgızcayı öğrendi. Çiftçi ve orman köylülerinden halk masalları ve türküler dinledi. Yalın ama taklit edilmesi mümkün olmayan bu Tatar, Başkır ve Kırgız melodileri ona hayatı boyunca esin kaynağı oldu.

Spies daha sonra Java ve Bali kültürleriyle de tanışınca, artık Batı ve Doğu kültürlerini iyice özümsemiş olacaktı. Ancak imgelem dünyasında oluşturduğu  bu sentezin temelleri Ural’larda atılmıştır. 

Orada çok kültürlü, eşsiz bir etnik atmosferle karşılaşmıştı. Bütün kültürler kimliklerini koruyordu ve birbirlerine paralel olarak gelişiyordu. İşte bu heyecan verici tanıklık, daha sonra onun Bali’de oynayacağı önemli rolün ana kaynağını oluşturacaktı. 

Spies, Ural’larda Batı Avrupa’daki sanat geleneğinden çok farklı olan bir yönü görmüştü. Burada kuşaklar boyunca söylenen şarkıları kimin yazdığı belli değildi. Bunun için “Birçok halk sanatında gerçeğin, anonim eserlerin ardında olduğuna inanmaya başladığını” söyleyecekti.

Bali’de karşılaştığı durum, Ural’larda bulduğunun tam bir tekrarı gibiydi.

Bir mektubunda Başkır müziği için şöyle yazıyordu: “Daha önce hiç bu kadar güzel bir şey dinlememiştim”. Bir başka mektubunda da bir tanıdığına Kırgız müziğini anlatıyordu: “Bunların beni nasıl etkilediğini hiç bilmiyorsun. Doğrudan doğruya gerçeğin kalbine giden sakin ve açık ifadeler bunlar”.

Rusya, Bolşevik Devrimi’yle birlikte 1917’de savaştan çekilince, Spies de sürgünden Moskova’ya dönebilmiş ve bir yıl sonra da köylü kılığına girip trenle savaş alanlarından geçerek Dresden’e gitmeyi başarmıştı.

Orada heykelci Woermann’ın yanında çalıştı ve büyük Alman ekspresyonistleri Oskar Kokoşka ve Otto Dix ile tanıştı. 

Ancak onun sanatçı stilini en çok Fransız Henri Rousseau etkileyecekti. Tropik hayvanlar ve bitkilerin yer aldığı büyük ve stilize resimlerinde bu izleri görmek mümkün. İlk sergisini 1919’da açtı ve hemen sanat çevrelerinde büyük bir kabul gördü. Aynı zamanda bir balo salonunda Arjantin’den ithal edilen ve sansasyon yaratan yeni bir dans olan tango dersleri vermeye başladı.

1920’de Berlin’e taşındı ve ünlü sessiz film yönetmeni F.W. Murnau’nun yanında reji asistanlığı yaptı. Böylece film sanatında olabilecek en büyük deneyimi kazandı.

Bu yıllar içinde dönem dönem de Hollanda’da yaşamaya başladı. Amsterdam’daki Tropikal Müze’de gördüğü Endonezya’dan getirtilmiş olan resimler, onun Ural steplerinde geliştirdiği doğa temalı pastoral dünyasıyla örtüşüyordu. 

Doğu’daki yalın hayat ve büyüleyici doğal güzellik, ona gerçek hayatın oralarda olduğunu söylüyordu. Böylece Amsterdam’dan Endonezya’ya giden bir yük gemisiyle Avrupa’yı terk etti. 1923 ekiminde Java adasına geldi. Burada kısa sürede iş buldu ve Çin yapımı sessiz filmleri piyanoyla seslendirdi. Orada uzun yıllar sultanın misafiri oldu.

Kısa bir süre içinde binlerce adadan oluşan Endonezya’nın ortak dilini oluşturan Java ve Malezya dillerini öğrendi.

Onu Java’da öncelikle etkileyen şey Gamelan müziği oldu. Gamelan, bu ülkenin vurmalı metal çalgılardan oluşan geleneksel orkestrasıdır. Bu görkemli geleneksel orkestralarda Batı dünyasından çok daha önce kullanılmaya başlanmış olan çalgıları çalmasını öğrenir. 

Bali, Küçük bir ada gibi görünse de, büyük ve gizemli bir gezegen gibi. Oradayken dünya yalnızca Bali’den ibaret, huzurlu, sakin yavaş akan su gibi...

Hollandalıların 1903’te sömürgeleştirdiği adada, Balililerin işgale karşı, kurşunların üzerine yürüyerek topluca intihar etmeleri nedeni ile, Hollandalılar ve belki de dünyanın yayılmacı pek çok ülkesi, bu minik adaya ve insanlarına saygı duymuş.

Tanrılar, yarı-tanrılar adasında aktif yanardağlar patlayıp da kartpostal görünümü veren taraçalı pirinç tarlalarının üzerini küller kapladığı zaman, adalılar buna tanrının şakasıdır diyorlarmış...

Muson mevsiminde bile sıcacık sarmalayan güneşi, Hint Okyanusu’nun muhteşem kumsalları, ahşap oymaları, telkarileri, gümüşleri, ipek ve batikleri ile ünlü adada, alışverişte pazarlık yapmak da bir ritüel...

Hiçbir şey ilk söylendiği fiyatına alınmıyor./Satılmıyor..

Satıcı sizi ısrarla çağırıp ya da peşinize takılıp malını gösteriyor.

O kadar düşük bir fiyat söyleyeceksiniz ki, satıcılar üzüntü duysun...

Çünkü onları şoktayken gafil avlamak gerekiyor.

Dünyada alışverişin bu kadar keyifli olduğu başka bir yer yoktur...

Bali'de yemek de ayin gibidir.

Mumlar ve tütsüler eşliğinde, bir kısmı tanıdık, bir kısmı pek bilmediğimiz, görmediğimiz meyve ve sebzeler... 

Tarihi pek çok dinin etkisi altında şekillenen adada herkes, birbirinin inanç ve ibadetine saygı duyuyor...

Endonezya’daki nüfusun çoğunluğu Müslüman olmasına karşılık Bali adasında çoğunluk Hindularda. Müslümanların oranı yalnızca %5 civarında.

Başlarına ne gelirse gelsin soğukkanlıkla karşılayan, yaralarını saran, yanı başındaki savaşlara sırtını dönen, Balililerin adası, ömür boyu kalınabilecek bir cennet.

Duvarları yosun tutmuş, nemli tapınaklara girerken kadın-erkek herkesin peştamal gibi giymek zorunda olduğu şarongları, evlerin, dükkanların önüne Tanrılar yesin diye bırakılan yiyecek tabakları, müziği, ayinleri, dansları...

Adadaki uhrevi hava, dinginlik, güler yüzlülük, mis gibi çiçek kokan tütsülerle kuş ve su seslerinden oluşan atmosferde, kavga ve gürültüyle dolu dünya çok uzakta kalıyor, koşuşturma sona eriyor Bali'de.

Avuçlarını yüzlerinin önünde birleştirerek eğilip selam veren insanlarıyla, yaşamın güzel yüzü kendini gösteriyor.

Dünyada böyle bir güzelliğin varlığını bilmek bile insanı mutlu  ediyor.

Huzurun adasında:

Yaşadığımız keşmekeşin içinde iç dinginliğini ve hep istediğimiz ama hiç bulamadığımız sessizliği yaşıyorsunuz...

Pirinç tarlalarının göz kamaştıran şaşırtıcı yeşilliği, bembeyaz kumlar ayaklarımızın altında ezilirken duyduğumuz haz, bazen yaşam veren bazen de alan Hint Okyanusunun masmavi suları, kulaklarımızda tahta tokmakların metal şeritlere vururken çıkardığı sesler, melodiler, her nefes alışımızda bizlere, tekrar tekrar hayat denen mucizeye şükretmeliyiz, dedirtiyor.

Sabah kahvaltı ile birlikte sunuluyormuş hissi veren, Binlerce kıtadan oluşan Hint destanları, günlük yaşamın birer parçası.

Bu destanların en önemlisi Ramayana’dır. Destan, sürgüne gönderilen prens Rama ve karısı Sita’nın öyküsünü anlatır.

24 saat boyunca evlerine çekilen adalılar karanlığa bürünüp, meditasyon ve perhiz yolu ile kötü ruhlardan arınırken,

Bu inançlarına saygı göstermelerini bekledikleri turistler de otellerinden dışarı çıkmıyorlar.

Dünyada yeni yıl kutlamaları nedeni ile Havaalanları kapalı olan tek ülke burası...

Bali’nin eşsiz müzikli tiyatro geleneğini dünyaya tanıtan Walter Spies, Kecak dansını da yorumlayıp yeniden yaratmıştır.

“Kecak”ı konu alan “Cinler Adası” adlı filmiyle, Almanya’da ve bütün Batı dünyasında büyük bir ilgi uyandırıp olay yaratır.

Tamamen erkeklerden oluşan bir koronun CAK-CAK- CAK sesleri eşliğinde dans eden iki Balili kadın, izleyicilere, bedenin dans diye bir alfabesi de olduğunu, bu alfabe ile nasıl iletişim kurulacağını sergiliyorlar... 

Dans akşam üzeri, uçurum kenarındaki bir tapınakta başlıyor.

Sahne de tam uçurumun kenarında.

Güneş sahnenin arkasından batmaya başladığında ortalık öyle renkler alıyor ki, dans süresince, Güneş iyice ufka dayanıp, gökyüzü alev alev olduğunda, sahneden de alevler yükselmeye başlıyor. 

Koronun, ‘cak-cak-cak’ sesleri arasında, sahne sanatında aktör ve izleyicilerin aynı anda trans olma provalarını yaşadığı böyle bir an var mıdır, diye sormadan edemiyor insan.

İnsan sesinin tek enstrüman olarak kullanıldığı bu çok sesli müzik, çok hakiki, çok yerli ve çok saf...

Japonlar, İkinci dünya savaşında dünyadaki çok sayıda aydın ve sanatçının Nazilere karşı direnişini örgütleyenlerin başında geldiği için Almanlar adına, bu çok yönlü Alman sanatçıyı, trajik bir şekilde öldürüp, yanındaki kültür hazinesiyle birlikte okyanusun derinliklerine göz göre can çekişerek gömülmesini izlemişler! 

Tarihin cilvesi... Dans bittiğinde onu yutan Hint Okyanusu’nun karanlık dalgalarını ayaklarının altında hisseder gibi oluyor insan...

Avusturyalı kadın yazar Vicki Baum, Spies’ten aldığı Bali kültürüne ilişkin ayrıntılı bilgilere dayanarak ”Bali’de Aşk ve Ölüm” adlı ünlü romanını yazar.

”Bali’de Dans ve Drama” adlı kitabıyla Bali’nin eşsiz müzikli tiyatro geleneğini dünyaya tanıtan Walter Spies, Kecak dansını da yorumlayıp yeniden yaratmıştır.

Bu dans, Hint destanı Ramayana’yı konu alan ve onu dans ve müzikle anlatan görkemli bir dramadır. 

Orta Asya, Uzak Asya ve Avrupa kültürlerini özümseyip bunlardan oluşturduğu zengin sentezi Bali’ye aktaran bu çok yönlü sanatçı, 1935’de Pita Maha sanat merkezini kurar. Burada Bali’ye yerleşen Batılı sanatçılarla yerli sanatçılar buluşur. Batılılar, yerli ressamları suluboya, yağlıboya, hazır resim kâğıtları ve tuvallerle tanıştırır. Balili ressamlar perspektif, ışık ve gölge tekniklerini geliştirirken, Batılılar da onlardan yeni stil ve teknikler öğrenirler. Bu buluşma bir “yaratıcılık patlaması”na yol açar. 

Çörçil'den Nehru'ya, Charli Chaplin'den krallara kraliçelere kadar birçok önemli isim bu merkezin müdavimleri arasındadır. 

Bu kültür merkezi bugün de eşsiz güzelliğiyle ve zengin kültürüyle Roman Polanski, Mick Jagger ve David Bowie gibi birçok sanatçının, Batı uygarlığının yorucu temposundan kaçıp iç huzuru duymak için sığındıkları bir yerdir.

Nazi Almanyası 1940’ta Hollanda’yı işgal edince, Hollanda hükümeti, sömürgesi olan Endonezya’daki aralarında Spies’in de bulunduğu Alman vatandaşlarını göz altına aldı. İki yıl Java ve Sumatra’da hapis tutulan Spies Seylan’a emin bir yere gitmek üzere onun için ayarlanan bir gemiye bindi. Gemi 19 ocak 1942 günü Japonların saldırısına uğradı ve batmaya başladı. Hollandalı mürettebat, esirlerin denize indirilen kurtarma sandallarına binmelerini engelledi. Spies, yavaşça sulara gömülen gemiyle birlikte anaforların içinde kayboldu.

Yanında bütün değerli kültür hazineleriyle birlikte…

1942 yılında otonom olan Tuva Cumhuriyeti Hitlere karşı tek başına resmi savaş kararı aldığında herkes şaşırmıştır...

Aynı yıl öldürülen Walter Spies ile bu kararın bir ilgisi var mıdır, bilinmez! 

Belki vefakar Tuva halkı Nazilerin öldürttüğü bu eski dostlarının ruhunu şad etmek istemişlerdir?... 

Bali ile, Osmanlılardan, günümüze kadar uzanan, tarihi ilişki ile modern dans bağlantımızın gizemi ise, bir dahaki filmde anlatılmayı beklesin...

95 yıllık hayatının büyük bir bölümünü  son nefesine kadar dünyanın her köşesinden müzik ve dansların derlenip insanlığın hizmetine sunulmasına adayan Spies’in en yakın dostu ve destekçisi olan ve her gün yokluğunu duyduğum ihtiyarımız

BENGT HÄGER’in anısına… 

 

Ekrem abi,

 

 

Anlıyorum uzun oldu diyeceksin. Bu bir film metni o yüzden kısa kestim bilesin. Çekimler, dans, söz ve saz cümbüşünü bir arada düşündüğünde seveceksin ustam…

A.C

Gönder