Sene 1921-1922…
Anadolu köylüsü bayrak açmış.
Neye? Bugün de başka yollarla sahne arkasında olan ama o dönemler için aleni şekilde bayrağına, ırzına, toprağına, imanına göz diken yedi düvele…
Emzikli bebesiyle cepheye mermi taşıyor, iki teneke buğdayının birini askerine veriyor, koyunundan kırktığı yünle cepheye çorap örüyor.
Sene 1930…
Aynı köylü tarlasını ekiyor, fabrikasını kuruyor, okuyor, öğreniyor. Canını, kanını verdiği yurdu için çalışıyor çabalıyor, üretiyor.
İşte Ulu Önderimiz bu köylüsüne “Milletimin Efendisi” sıfatını bunları yaşadıktan sonra vererek köylüyü onurlandırmıştı. Yerden göğe haklıydı. O’nun milli mücadelesinin sırtlayıcısı, destekçisi, yoldaşı asil Anadolu köylüsüydü.
Sene 2011…
Av sezonunun ilk açılış günü. Ofiste haftanın yorgunluğu üzerimde, kafam davul gibi. Bir iş için Başkent Av’a gidiyorum. Dünya tatlısı arkadaşım Hasan BALIM oturuyor. Belli ki O’ da sıkılmış, sineklenip duruyor. “ Aykut Abi hadi bıldırcına gidelim.” dedi. Saat 17:00. Nasıl ettiysek kendimi eve attım. Altıma pantolonu geçirdiğim, tüfeği kılıfa soktuğum gibi dooğru ver elini Elmadağ Avlakları. Saat 18:00 falan. Nasıl mutluyum, heyecanlıyım anlatamam. Hasan’ ın canavar puanteri Tomi önümüzde, güneş alçalmış, koyu bir sohbet ( Ama iş, aş falan değil, sadece av! ) ağır adımlarla merayı dolaşıyoruz. İki tarla sınırındaki otluğun içinden yürümeye başladım. Hasan’ da sol sınırı tuttu. Daha 25 m. falan ilerlemişiz, nasıl bir bağırma sesi geliyor ötelerden, bir anlam veremedik. Yavaş yavaş tarlayı bitirdik, kuş yok. Otlağa çıktık, sohbet koyu, maksat kuş değil, doğada paylaşmak, sohbet, yürüyüş, köpeği izlemek. Zaten avın asıl felsefesi bu değil mi? Neyse, başka bir tarlaya yaklaştık ki ilk bıldırcın kalktı. Hasan attı ve düşürdü. Gaipten gelen ses mütemadiyen devam ediyor. Ama ne ses, gırtlaktan mı, sindirim organlarının çıkış noktasından mı geldiği belli değil. Ne çığlık, ne bağırma, insani desibeller ötesi bir garabet. Hasan “Abi herhalde köylü bağırıyor, tadımız kaçacak, istersen çıkalım.” dedi. “Yok” dedim ısrarla. “Kimseye bir zararımız yok ki.” Hasan tarlanın solundan, ben birkaç gün önce yağan sağanağın yatırdığı ekinin ara boşluğunda ilerlemeye devam ediyoruz. Bu arada tek tük kuş çıkmaya başladı. İki ben, bir Hasan atıyoruz, barutu teneffüs ediyoruz, yeni Armsan 20 mi deniyorum, köpek hırslanmış, yani gel keyfim gel. Tarla biti, başka bir ekinin ortasını tuttum yine. Kuş kalkmaya başladı serinlikte. Kaçanlar aşağıdaki kısa kamışların içine doğru konuyorlar. Ağır ağır oraya doğru gidiyoruz. 2-3 kuş vuruldu bu arada. Kulağımı tırmalayan, suretini bir türlü göremediğim mütemadi ses yine yankılanıyor. Hasana döndüm ve “Aslanım şuna bir bakalım, ya birini yılan soktu veya düştü bir yeri kırıldı veya birileri tecavüze uğruyor, yardım edelim.” dedim. Bu arada arabanın yanında bir siluet yakaladı gözüm. Siluet bir süre durdu ve bize yöneldi. Gayrı ihtiyari biz de yöneldik. Hasan ”Abi avın tadı kaçtı, yürü dönelim.” deyip duruyor. Sonuçta bu garip sesleri çıkaran ve sonradan insan olduğunu fark ettiğimiz köylü vatandaşla orta yolda buluştuk. Hikâye şimdi başlıyor esas…
Karşımda tıpkı yukarıda endişesini duyduğumu anlattığım tarzda hiç durmaksızın bağıran bir vatandaş… “Tarlama girdinizzzz, ekinleri mahvettiniiizzzz, buraya giremezsiniiiizzz, “
“Yahu dur be adam, kimsin, nerelisin, nerden gelirsin, bi selamun aleyküm yok mu? “ demeye çalışıyorum da demek mümkün değil ki. Adamın iletişim kanalları tıkalı, sadece gönderme yapıyor. Bu arada tepeden bir traktör ve iki bıçkın yandaşı daha belirdi ve geldiler yanımıza. Aynı terane, “Giremezsin, dolaşamazsın, yakarız, yıkarız.” Yaşın verdiği olgunlukla artık sabırla anlatmaya çalıştım, arazinin tel örgülü olmadığı sürece herkesin girebileceğini, hepimizin kökeninin köy olduğunu, ekinin ve buğdayın kıymetini bizim de bildiğimizi, arazinin ava açık alan olduğunu vs. vs. Ama adamların kafatası ve iç muhteviyatı kalitesiz kavak kerestesinden meydana geldiği için, kulaklarına çarpan ses dalgalarının tasın içine dahi iletiminin mümkün olmayacağını kısa sürede anladım. Adamlara kanun anlatmaya, içtihat anlatmaya çalışıyorsun yok, çünkü kendi dağının kanununu anlatmaya çalışıyor. Çünkü CAHİL. Tahsili olsa da, olmasa da CAHİL. Hurafeyle, kulaktan dolmayla, kavak tahtası beyniyle hareket eden, okumayan, ANALİZ YETENEĞİ OLMAYAN, dolayısıyla dinleme ve anlama kültürü ve yeteneği sıfır düzeyde bir yaratık karşıdaki. İş büyüyecek, neredeyse elimden tüfeği alma cesareti gösterecekler. Yahu biraz seviyelerine insem, Hasan biraz olgunluk göstermese katil olmak an meselesi. Tanıyanlar bilir, benim elimden silah alacak… Allah ilahi bir sabır verdi, kendi performansıma bile şaştım. Bu sohbetlerin üzerine gelen dördüncü zatın Hacettepe Üniversitesinde memur olan yine hemşerileri Kutludüğün Kasabası mensubu bir vatandaş olması da biraz ortalığı sakinleştirdi belki ve traktörlerine binip gitmeye karar verdiler. Bu arada arabanın yanına ilk giden çığırtkan cahil, Jandarmaya telefonla şikâyet etmiş bizi. Niye arazi de avlanıyoruz. Bakar mısınız duruma.. Adamın Dünya’ yı bırak, kendi çöplüğünün kanunundan haberi yok. Kendi, dağının kuralıyla debeleniyor. Lafı çok uzattım. Milletimin efendisi (!) sayesinde 1 saatlik stres atma çabamız, heyecanımız, emeğimiz unutulmayacak bir rezalete dönüştü. İlk avımızı milletimin efendisi böyle rezil rüsva etti işte. Nerede 1921, nerede 2011…
Sözüm asil, sevecen, verici, saygılı, fedakâr milletin efendisine değil. Sözüm ve isyanım cehalete, cahilliğinden utanmak bir yana cahilliğin verdiği cesaretle utanmadan ucuz kabadayılık taslayanlara. Bunlar artık her yerde. Trafikte, alışveriş merkezinde, avlakta, dairede ve hayatımızın içindeler.
Aysun Kayacı; haklıymışsın be ! MAALESEF.