Yaklaşık yirmi yıldır Tarım Köyişleri Bakanlığı, Koruma Kontrol Genel Müdürlüğü tarafından, denizlerimizde ve içsularımızdaki doğal yaşam alanlarının korunması, buralarda bulunan su ürünleri kaynaklarımızdan amatörce yararlanılması, sorumlu ve sürdürülebilir avcılık için, amatör balıkçılığın belirli kurallar çerçevesinde yapılmasını sağlamak amacıyla düzenlenen (eski ismi sirküler olan) ‘’Amatör (Sportif) Amaçlı Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen Tebliğ’’ toplantısına katılıyorum. Bu toplantılarda ve belirli zamanlarda bakanlık yetkilileriyle bir araya geldiğimizde, balıkçılığın farklı türleri ile ilgili toplantılarda ve dergimizde, ısrarla " Sürdürülebilir Balıkçılığı" savunmaya çalıştık.
Ülkemizde gittikçe modernleşen balıkçılık teknolojisi ve donanımları ile sayıları gün geçtikçe artan balıkçılık filolarının faaliyetleri sonucunda, balık stoklarımızın sürekli azaldığını ve denizlerimizde atıkların oluşturduğu kirliliğin, ekolojik dengenin bozulmasına ve su ürünleri stoklarının olumsuz yönde etkilenmesine neden olduğunu sürekli belirttik.
8000 km'den fazla bir kıyı şeridine sahip bir ülke olarak, artık daha güçlü, çağdaş bir balıkçılık yönetimine ihtiyaç duyulmaktadır. Türkiye'de yönetmelikler yetersiz olmakla birlikte, yasadışı ve yönetimsiz balıkçılık faaliyetleri üzerindeki kontrol ve denetimin eksikliği günümüzde daha çok hissediliyor.
Avcılığı yapılan ekonomik türlerden Tekir, Barbunya, Dil, Pisi, Kalkan, Kırlangıç, Çinakop, Uskumru, Lüfer, Palamut, İstavrit, Hamsi, Orkinos ve Karides gibi canlıların stoklarında büyük düşüşler görülmektedir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü’nün iki yılda bir yayınladığı “su ürünleri avcılığını düzenleyen tebliğde” su ürünlerinin minimum avlanabilir boy, avcılık dönem ve yasak yerlerin belirtilmesine karşın, balıkçıların çoğu ne yazık ki bu yasaklara uymamaktadır. Denetimin ve yaptırımların yetersizliği sonucu, Marmara Denizi’nde kaçak trol avcılığı ve ışıkla balık avcılığı devam etmekte, nesli tehdit altında olan ve korunması gereken türler balıkçı tezgahlarında, balıkhanelerde, büyük lokanta ve otellerde, hatta Migros gibi büyük marketlerin tezgahlarında yer bulunmakta, küçük boy balıklar halen satılabilmektedir.
Bakanlıktan aldığımız resmi bilgiye göre, Geçtiğimiz yıl (2010 yılında) Ülke genelinde, Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğünce, idareci ve teknik eleman düzeyinde farklı illerde 52.860 denetim yapılmış. Bu denetimlerde, kaçak ve kuraldışı avlanan 120 ton su ürününe, 6 adet trol ağına, 7 adet algarna ağına, 5.051 adet tırıvırı, 70.000 m. Ağ, 190 adet olta takımı, 190 adet sepet, 80 adet parakete’ye el konulmuş ve yapılan ihlaller için 1.348.560 TL idari para cezası uygulanmış. Bu denetimlerin yeterli olmadığı ve cezaların da caydırıcı olmadığı görülüyor. Böyle giderse balıkçı tabiriyle “ balığın kökü kuruyacak”.
Her yanı denizlerle çevrili ülkemizde, avlanma terörüne karşı daha etkin önlemler alınmazsa, yakında denizlerimizde hiç balık göremeyeceğiz. Ülkemiz denizlerdeki balık stoklarının miktarı ne yazık ki tam olarak bilinmemektedir. Bu tür konularda bilim insanlarının da ilgisinin yetersiz olduğu görüyoruz. Deniz araştırmalarına yeterince önem verilmemesi de ayrıca ilginç ve düşündürücüdür.
Bir sivil toplum örgütü balık stoklarının korunması, aşırı ve yanlış yapılan avlanma ile ilgili kampanyalar düzenliyor. Bu kampanyalardan en dikkat çekici olan
“ Seninki kaç santim “ sloganıyla yola çıkan Greenpeace’in yaptığı çıkıştı. Yazılı ve görsel basının, köşe yazarlarının da büyük destek verdiği kampanya epey ses getirdi.
Bu kampanyalar sonucu, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, üç önemli türün yasal avlanma boylarının değiştiğini açıkladı. Orfoz ve Lagos kurtarıldı. Lüfer için çok önemli bir adım atıldı. Orfoz ve Lagosun avlanma boyu, artık 30 cm yerine 45 cm. Lüferin avlanma boyu ise 14 cm'den 20 cm'ye çıkarıldı. Lüferin türünü devam ettirebilmesi için sivil toplum kuruluşlarının önerdiği boy 25 cm. Greenpeace sorumluları, Bakan’ın Lüfer ile ilgili yeniden düşünmesini ve avlanma boyunu 25 cm olarak değiştirmesini istiyor. Ayrıca Kalkan stoklarının iyileşebilmesi için en az iki kez üremesine fırsat verecek şekilde yani en az 45 cm yasal avlanma boyunun olmasını istiyorlar. Greenpeace, bu kampanya çerçevesinde Lüfer, Kalkan, Orfoz, Palamut gibi türler öncelikli olmak üzere tüm avlanma boyları listesinin bilimsel bir kurul tarafından yeniden düzenlenmesini istiyor.
Bilindiği gibi, yasak ve minimum balık boyları kararlarını almak, sirkülere yazmak onu korumak anlamına gelmiyor. Karar almak kolay, alınan kararları sıkı takip etmek ve etkin denetimler yapmak gerekiyor.
Balık stoklarının azalmasına karşı, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün yayınladığı su ürünleri avcılığında ve yetiştiriciliğinde artış olduğu tespit edildi. 7 Temmuz 2011 tarihinde yayımlanan TÜİK haber bültenine göre; 2010 yılı su ürünleri üretimi bir önceki yıla göre %4,83 artarak yaklaşık 653 bin ton olarak gerçekleşmiş. Üretimin yaklaşık % 61,20’si deniz balıklarından, %7,05’i diğer deniz ürünlerinden, % 6,16’ı iç su ürünlerinden ve %25,59’u yetiştiricilikten elde edilmiş. Lüfer’in yavrularından Çinakop ve Sarıkanat’ın da avlanarak, bu artışta payı olduğunu düşünürsek sevinelim mi, üzülelim mi, bilemiyorum!..
Yalçın BAYER’in 30 Ağustos 2011 tarihinde yayınlanan, balıkçıların görüşlerine yer verdiği ‘’Çinakop’u Yunanlılara mı yedirelim’’ başlıklı köşe yazısında;
“Ben, 100 senelik bir balıkçı ailesinin ferdiyim. Adım Emin Torlak, İstanbul Balık Müstahsilleri Derneği Yönetim Kurulu üyesiyim. Derdimiz Çinakop avının 20 santimle sınırlandırılması. Bazı kesimler, Çinakop avlanırsa biz Lüfer yiyemeyiz, diyorlar! Bu işlerin arkasında Greenpeace ve balık çiftlikleri var. Bizim tuttuğumuz Çinakoplar, balık çiftliklerinin ürettiği balıkların fiyatlarını düşürüyor... Bu nedenle Çinakop avlamamızı istemiyorlar. Peki biz bunu tutmayalım da Yunanlılar mı tutsun!
20 santim sınırı getiriyorlar; ancak denizdeyken boyları ölçülemediği için büyük Çinakoplar tekneye alınacak, küçükler denize atılacak. Hiç kimse bunları ayıklamakla başa çıkamaz. Dedelerimiz zamanında, 15 metrelik teknelerle Kofanalar ( Lüfer’in bir büyüğü ) tutarlardı. Şimdi aynı miktarda balığı avlayabilmek için 50 metrelik tekneler yaptık. Ama devlet bugüne kadar balıkçılığa el atmadı; yatırım yapmadı. Kanun düzenlemesi bile yok.. Bir sirküler var; şurada avlanırsın, burada avlanamazsın, diye...”
(Mustafa Bakar). “Levrekçiler ve Çipuracılar gibi çiftlikçiler, devletten kredi ve ürün desteği alıyorlar. Biz hiçbir destek görmedik.”
(Mehmet Kıran) Marmara çok kirlendi. Küçükçekmece’den Tekirdağ’a kadar bütün sahillerdeki sitelerin atıkları 70-100 metre uzunluğundaki borularla denize veriliyor. Çevre kirliliği ile denizlerin ekolojik sistemini bozduk. Marmara’da oksijen kalmadığı için balıklar denizlerimizi terk etti.”
Bir gün sonra, Yalçın Bayer’in ‘’Ne oldu sana balık’ başlığıyla yayınladığı köşesinde; Büyükadalı olan Gazeteci Kadir Can ;
“Denizlerimiz 1970’li yıllara kadar bakirdi. Birçok balık türü (böcek, ıstakoz, karides gibi) Boğazlar ve Marmara, Karadeniz’e üremek için gelen balıkların geçiş güzergâhıydı. Lüfer ve Palamut gibi ekonomik değeri yüksek gezginci balık türleri her yıl yaptıkları periyodik seyirlerinde Karadeniz’e çıkıp yumurta döktükten sonra geri dönüyorlar. Yerli balıkların yanı sıra gezginci olarak nitelenen bu balıklar geçiş yaptıkları süreler içinde ilkel usullerle avlanırken, 1970’lerden sonra balık sürüleri saldırıya uğramaya başladı. Devlet desteğiyle sağlanan teknolojik imkânlarla ‘tecavüz’ başladı; buna katliam, yağma ve kırım da denilebilir.”
Balıkçılara tüm olanaklar sağlanırken denizlerimizle ilgili hiçbir araştırma, canlı türü ve stok belirleme çalışması yapılmadığı gibi avlanmaya karşı bir sınırlama da getirilmedi, hele teknenin boyu, motorunun gücü, ağ derinliği vs. ulusal kurallara hiç uyulmadı. 1970’lerde İstanbul’un nüfusu 10 milyon bile değilken, sınırsız şekilde tutulan avcılıkta fiyat dengesi oluşmadığından kasalarla denize döküldü tonlarca balık ve hatta kamyonlarla çöplüklere taşındı. Kılıç, Uskumru, Kolyoz, Kalkan, Mersin ve Orkinos gibi balık türleri yok edildi bu avcılıkla... Denizlere ve balıklara karşı aşırı avlanma yani ‘tecavüz’ sürüp gitti. Sarıyerli balıkçı arkadaşların dedelerinin zamanındaki kofanadan iki alt kümeye, Çinakopa kadar düştük. Arz ve talep dengesi hiç dikkate alınmadı.’’ diyerek, denizcilik ve balıkçılık üzerine 40 yılın bir özetini yapıyor.
Balık stoklarının korunması, balıklara en az bir defa üreme şansının verilmesine bağlıdır. Bu şans verilmediği takdirde, balık stoklarımızda azalmalar devam edecek ve muhtemelen türün nesli yok olma tehlikesi ile karşı karşıya gelecektir. Toplumda yaşayan her birey olarak buna tepki gösterilmelidir. Denizlerdeki canlılar bizim ortak mirasımızdır. Deniz canlı kaynaklarının kullanımı sürdürebilir olmalıdır. Bu miras geleceğe devredilmek üzere bize emanet edilmiştir. Balıkçı tezgahlarında satılan küçük boy balıkları satın almayınız. Bu tepki ortak sesimiz olmalı.
Aşırı avlanmanın durdurulması, yıkıcı avlanma faaliyetlerinin son bulması, sağlıklı balık stoklarının adil ve eşit ölçüde kullanımının sağlanması kısacası sürdürülebilir balıkçılığın sağlam temellerini atmak için, tüm tarafların en geniş ölçüde katılımı sağlanarak (ilgili kurumların, bilim insanlarının, balıkçıların ve sivil toplum örgütlerinin) karar mekanizmasında yer aldığı, bilimsel, şeffaf ve demokratik bir ‘Ulusal Balıkçılık Politikası Reformu’nun yapılması gerekir.
“ Sürdürülebilir Balıkçılığın “ sağlanabilmesi amacı ön planda tutularak ve bilimsel kriterlere uymak koşulu ile kamuoyu oluşturmak için önemsediğimiz, bu kampanyalar başarılı olursa biliyoruz ki, ülkemizde çağdaş ve sürdürülebilir balıkçılık politikaları oluşacaktır.
Bilimsellikten uzak, “ bugün kaygısı taşımaksızın ve her türlü çıkardan arınmış ”, bu tür kampanyalarda, gelecek nesiller adına, bu ülkenin her vatandaşının konuya duyarlı olması ve gereğini yerine getirmesi gerekmektedir. Biz, amatör olta balıkçıları olarak bunlara destek veriyor ve vermeye de devam edeceğiz…
Saygılarımla.
Kamil Üçbaş