Sevgili dostlar.
Av sezonunun açılmasına kısa bir süre kala, bugün köşemde bir konuğu ağırlayacağım. Çok sevdiğim, saygı duyduğum, avukat, yazar, doğasever ve avcı olan bu değerli usta, artık aramızda değil.
Perşembe günleri Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdığı av öykülerini okumak için nasıl sabırsızlanırdım bilemezsiniz. O büyüleyici yazılarını, kalemini kıvraklığı ile öyle güzel anlatırdı ki okumaya doyamazdım.
Raif Ertem’den söz ediyorum. 1987 yılında yazdığı “RASGELE” AV İNSANLARI, AV OLAYLARI adlı kitabındaki “İHTİYAR DÜNYAMIZ” başlıklı yazısında söz ettiği her şey bugünde devam etmiyor mu? Az önce haberlerde, Diyarbakır’da anız yangını sonucu 30 araç yandığını duydum. Tüm uyarılara,devletin çıkardığı anız yakmanın yasak olduğu genelgelere rağmen, hala anızlar yakılıyor. Ve hala dağları oyuluyor,ormanlarımız ise alev, alev .
Kısaca Raif Ertem, ustanın yazdığı bu konular, aradan 24 yıl geçmesine rağmen düzelmedi,düzeleceği de yok büyük usta.
Seni rahmetle anıyorum. Nur içinde yat…
İşte Raif Ertem’in o yazısı.
İHTİYAR DÜNYAMIZ
İlkokul dönemlerinde, dinlence dönüşü çoğu öğrencilerin saçları uzun olurdu. Öğretmenler saçı uzun olanları ön sıralara dizer, makasla anlından ensesine doğru bir yol açardı. Üzgün, ağlamaklı, berbere koşardık.
Çatalca üstünden Vize’ye doğru giderken, bu yolda kırpılmış kafaları anımsadım. İrkildim. Açık işletme diye Istıranca Dağları’nın tepelerini kırpmışlar, kel etmişler. Altındaki kömürün, bilmem ne madeninin yüzde yirmisini almak için toprağı kilometrelerce küremişler. Derin yaralar sarı,sarı uzanıyor. Yeşilin arasına girmiş, yeşil kucaklayamıyor. Yaralı dağlar üzgün ve küskün sessizce katlanıyor.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu: “İnsanın insanı yenmesi önemli değil. Önemli olan insanın doğayı yenmesidir. İşte buna uygarlık denir.” Diye yazmıştı. Ama uygarlık değil bu yağma…
İhtiyar dünyamız bu yağmaya daha ne kadar katlanır bilemiyorum. Altını oyduk, üstünü yardık. Delik deşik.
Doğa bizim tüm yaralarımızı sarıyor, ama kendi yarasını saramıyor. Toprak üremiyor, üretemiyoruz da! O yarıklar, o oyuklar yıllar yılı kalacak. Yenileri de eklenince bir gün çöküverecek. Korkuyorum. Kıyamet bu. Yokluk artık.
Ne olursunuz! Daha yumuşak, daha sevecen yaklaşalım doğaya. Kömürün karasını almak için, ağacın yeşilini vermeyelim. Bir yolu vardır bunun. Bulunur. Bulmak zorundayız. Bilmem kaçıncı devleti kuracak yeni bir yurt yok artık. Ay paylaşıldı. Gezegenler uzak. Filmlerde kalsın uzay yaşamı. Koşmayalım boşlukta dolaşan gemilere.
Oralarda ağaç yok, yaprağı okşayacak. Çiçekleri yok kokusunu duyacak. Çimenleri, denizleri yok, kollarına atılacak. Kurtları, kuşları yok avlanacak. “ Benim sadık yarim kara topraktır.”
“Öf be, amma sustun. Konuş artık.” Kamil’in sesiydi bu. Şükrü’yü uykusundan uyandırdı, beni de düşüncelerimden. “Şu tepe var ya, madenin olduğu yer. Eskiden buraları balta girmemiş ormandı. İnsan geçmekten korkardı. Yol yok, yaya gelirdik. Günlerce yürürdük. Ama geldiğimize değerdi. Adambaşı birer karaca vururduk.”
Eskiden mi?
Eskiden.
Bu maden yoktu değil mi?
Yoktu.
Yakılmış anız tarlaları arasından geçerek Ahmet Bey kasabasına geldik. Güneş yükselmişti. Lütfü Kıpçak ve diğer avcı arkadaşlar bekliyorlardı. Kulakların çınlasın yargıç Dedeoğlu. Gerçekten konuksever Lüleburgaz yöresi. Konuklar için ayrılmış tüm ovaları gezdik. Gezdirdiler.
“Ne vurdun” diye sorma sakın!
Gelecek sefer…
RAİF ERTEM