Özellikle gelişmekte olan ekonomilerle (Çin-Hindistan-Rusya) zengin ülkelerin körüklediği doğa kaynaklarına olan aşırı talep, dünyada yeni yeni çelişkiler yaratıyor, kuşku, güvensizlik ve kırılmalara yol açıyor.
Oksijen, su, bitki örtüsü, petrol gibi kaynakların hızla azalması, canlıların yaşam alanlarının daralmasına,çevre felaketleri, iklim değişiklikleri (küresel ısınma) yaratmaktadır.
İçilebilir su, insan hayatının temel kaynağı olmakla kalmayıp, günlük yaşamın can damarlarından biri olan elektrik enerjisi üretiminde de ilk sırada gelmektedir.
İnsanlık tarihinde doğal kaynaklar, hiç bu kadar miktar ve hızda tüketilip, bu kadar büyük tahribatlara uğramamıştır...
İlk insanlar ilerisini gerisini düşünmeden yenilecek ne buldularsa mideye indirdiler. Çok kısa bir sürede not ettiler ki, vücutlarına gereken enerjiyi sağlamak ve zinde kalabilmek için yedikleri şeyler daha da lezzetli olabilir.
Zamanla, lezzet önem kazanırken, sürü ve aile fertlerinden başkalarının da katılımıyla yemek yemenin daha hoş olduğu düşüncesi gelişmiştir.
Mantık diyor ki, insanlar, toplu yemek yeme alışkanlığının gelişmesiyle birlikte sosyal varlık oldular...
Yemek yetmedi, bir sonraki günün, derken daha sonraki günlerin yemeğini temin etmenin zorunlu olduğunu kavradılar (avcı dilinde ön tutma derler). Yani önceden planlamayı öğrendiler…
Şu günlerde Avrupa'da EHEC bakterisi paniği ve çelişkisi başladı. İspanya'dan gelen salatalık, domates ve maruldan bulaştığı söylenen hastalık, Avrupa ve Amerika'ya yayıldı. Almanya'da 29 ve İsveç'te bir kişi hayatını kaybetti. Rusya, Avrupa Birliği’nden gelen sebzelere ambargo koydu.
Çünkü İspanya birliğin üyesi. İspanya'dan sebze ihracatı durma noktasına geldi. Adresi ve ismi verilen çiftlikler iflas etti ama hıyar, domates ve marul, aklanıp beraat etti!
Arap dünyasındaki ayaklanmaların katalizatörü, artan yemek fiyatlarına karşı yükselen protestolardı. (Yaban’da avcılığından pek emin olmadığım bir köşe komşum var. ”Akbaba beraat etti” demişti. O deyim buraya tam da uyuyor!)
Bakterinin, Almanya'daki bir çiftlikten gelen sebze filizlerinden bulaştığı anlaşıldı.
Basın yapacağını yapmıştı...
- Az gazeteci ile çabuk üretilen, optimum etkili başlıklar atıldı...
- Gazeteciler, haberlerin çoğunda (%52), yarı-gerçek iddialarını gerçekmiş gibi, aktör, açı ve ''kaynak'' gibi yüzeysel şeylerle sundular..
- Yenisi tarafından ikame edilmek suretiyle, çabuk okunacak haberler yaptılar...
- Bir rakam yerine birçok rakam yazdılar.Ne kadar kötü bir alışkanlık! (bunu hep yaparlar, kafa karıştırmak için midir nedir?)
- “Şimdi ne oluyor?” yerine, neler olacağını yazıp durdular. Herkes kendi açısından...
Ekrem abi,
2004-2006 yılları arasındaki kuş gribini bir hatırla!
Gerçek olmayan, manipüle edilen yarı-doğru haberlerle medya aynı şeyi yapmıştı.
Dolayısıyla, basına çok ''güvenen'' vatandaş, yarı-bilgi sahibi olmuş oluyor.Eğitimin düzeyi ve kalitesi de ortada...
Tarihte bir İspanyol gribi vardı. Birinci Cihan Harbi yıllarında 50 milyonun üzerinde insan, bu salgının kurbanı olmuş!
Salgın İspanya'da başlamamış aslında.İlk defa orada konuşulmuş. İspanya savaşta yer almadığı için orada askeri sansür yokmuş. Salgının daha önce başladığı, Almanya, Fransa, İngiltere, Amerika'da askeri sansürden dolayı salgın gizlenmiş. Bu salgını ilk kez İspanyol basını gündeme getirdiği için adı ''İspanyol Nezlesi'' olarak kalmış...
O zamanlar bizde durum neydi bilmem. Ancak şu kadarını biliyorum:
Nazım Hikmet bir şiirinde:
''Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz:
Kafkasya, Galiçya, Çanakkale, Filistin, vagon ticareti, tifus ve İspanyol nezlesi bir de ittihatçılar,
bir de uzun konçlu Alman çizmesi 914'ten 918'e kadar yedi bitirdi bizi.'' diyor.
Ekrem abi,
Cesaret edip söyleyemiyorum. Ama saklamak da istemem. O sıralar o taraflarda bir yerdeydim. Belanı mı arıyordun, diyeceksin...
Hepimiz, yakında dünyanın sonu gelecek, demez miyiz? İlginç olanı, bu son nasıl gelecek?..
Herkes,Titanic'in batacağını biliyordu. Fakat batma anına kadar neler oldu, o atmosfer önemliydi değil mi?
Biliriz, James Bond filmlerde hep kurtulur, başının çaresine bakar, ama nasıl beceriyor, o önemli…
Haklısın, belamı arıyordum belki de. O sıra Almanya, Fransa ve İsviçre üçgeni içindeki küçük bir bölgeye gitmiştim. Bir şarap ve peynir tatma gezisine katılmak üzere. Hani şu ''Turkheim'' denen kasaba var ya! İşte o civarlar...
Bu gidişle ölümler de global ve çabuk olacağa benzer… Kirletip tahrip ettiğimiz doğa, zehrini midemize akıtacak gibi…
Neyse ki, benim toplu yemek şeklinde bir alışkanlığım yok.
Köy köy dolaşırken iki kişilik düşündüm, yeni tatlar avladım!
Özledim de...
AC