%100 Doğa Outdoor Yaşam Etiği

Yazarlar

Anasayfaya git Sonraki yazara git Önceki yazara git
  • Kişi beğendi
  • Yazı Boyutu :
    Yazıyı Büyüt Yazıyı Küçült
  • Paylaş :

MOBİLYA KOMÜNİZMİ (Yeni)

Nesrin Özçelik
info@yabantv.com

Mobilya seçerken neden birey olmalıyız?

Kapasitelerinin üstünde çalıştırılan insanların aşınıp tükendiği (çağımızın ciddi hastalıklarından) ya da hata yaparak kazalara neden olduğu ve sonuçta üretimi aksattığı, artık bilinen bir gerçek.

O yüzden çalışma ortamlarını insanı mutlu edecek şekle dönüştürmek, modern toplumların önceliği haline gelmiş Batı yakasında. 

Masanızın yüksekliği, oturduğunuz sandalyenin rahatlığı, çalıştığınız yerdeki gürültü düzeyi, dinlenme araları, çalışma tezgahının konumu, renklerin kullanımı, aydınlatmanın yeterliliği, hep bu amaca göre düzenlenmiş.

Fiziksel ve duygusal kapasite sınırları, yorgunluk, gerilim, monotonluk, motivasyon, vardiya, çalışma süresi, sorumluluk, grup davranışı, ücret yapısı, insan- teknik ilişkisi, titreşim, sıcaklık, nem, hava akımı, toksik maddeler, buharlar, gazlar, radyasyon, düzen, temizlik, renkler, manzara, işten kaytarma olgusu gibi bütün konular, bilimsel ölçülerle gözden geçirilip değerlendirilmiş.

Sonuçta ''insan merkezli bir dünya'' ve ondan beklenen ”optimum düzeyde üretme” anlayışına varılmış.

Basitmiş gibi görünse de antik çağdan bu yana kafa yorulan bu çok geniş konuya ergonomi denmiş.

Meclis koltuklarındaki renklerin, seçilmişleri nasıl ”asabi” hale getirdiği hâlâ belleklerimizde...

Bu tür sıkıntıların olduğu oturma sahalarımızda pek farkına varılmayan bir konu da “israf”. Gerçi son yıllarda ufak tefek hareketlenmeler oluyor ama bu alandaki standardımız hâlâ hantallaşmış, demode olmuş bir mobilya tasarımcılığı. Çoğu yerde evlere tıka basa doldurulan işlevsiz mobilyalardan dolayı neredeyse ağaçsız kalacağız. İşte israf bu. 

“İmtiyazsız, bütünleşmiş, kaynaşmış”, başka bir deyişle “sınıfsız” bir toplumu hiç olmazsa bu konuda yaratmış olduğumuzu söyleyebiliriz!

Taşra evlerinde, üstüne dantelli örtüler serilmiş hiç kullanılmayan mobilyalar vardır. Bunların arkasındaki duvarlara plastikten yapılma bir geyik trofesi ya da geyikli bir makina halısı asılarak dekor tamamlanır. Geyik avcılığı, bu halı ve  trofe geleneğiyle, bir fenomen olarak nerdeyse mistik ve mitolojik bir mertebeye yükseltiliyor. Ama öte yandan, bu geleneği “av hoşgörüsü” ile birlikte düşünmek, insanda içinden çıkılmaz bir ruh hali yaratıyor.

Çeyiz alınırken kullanılan ölçü, ihtiyaçlar ya da kalınacak evin büyüklüğü değildir. Bu konuda belirleyici olan şey, komşunun kızıdır!

İnsanın evi kalesi gibidir derler.Evimiz birçok ihtiyacımızın karşılığıdır,aynı zamanda aynamız.

Zevklerimizi,tutkularımızı ve önceliklerimizi sunduğumuz bir,''Hoş geldiniz'' müzesidir.

Hep sığındığınız liman ve yeniden enerji depoladığınız yerdir.

Kediniz arada bir bu düzeni bozsa da...

Bir parfüm kutusunu düşünün. Tasarımcılar böyle bir kutu tasarlarken bir milimetre daha küçüğünü seçecek kadar çevre sorumluluğu taşısalar, on binlerce ağacı kurtaracakları akıllarına gelir mi acaba?

Evlere şenlik mobilya anlayışımızda ne kadar bireyiz? Ne kadar ihtiyaca göre mobilya seçiyoruz? Tasarımcılar ne kadar sorumluluk üstleniyor? Yanıtların gösterdiği tablo karanlık! Tüketici de tasarımcı da memlekette hâlâ ağaç kaldığına şükretmeli...

Ülkemizde tartışılmayan çok bir şey kalmadı ama “başarıyla” uyguladığımız bu “mobilya komünizm”ine ve bunun çevre üzerindeki etkisine henüz sıra gelmedi.

Oysa ne kadar aciliyeti var bu sıranın. Farkında olarak ya da olmadan milyonlarca ağacı kurtaracağız o zaman.

Reklamcılıkta pek dile getirilmeyen ama kafaların arkalarında bir yerde tutulan bir gerçek vardır: ''basılı reklamın yarısı çöpe gider!'' Fakat çoğunluğun bilemediği ya da kestiremediği şey, hangi yarısının çöpe gideceğidir. Hepimizin bildiği “tek” bir gerçek var. O da reklamın yararı.

Bu bağlamda çevre ve ağaçların sürekliliği ne minvaldedir acaba?

Tersinden bakınca, bu kadar reklam broşürü, gazete kağıdı ve yarı gerçek bilgilerden ne kadar ağaç olur, diyeceksiniz.

Bir an avcılıkta kullandığımız araçlarla düşünelim:

Bir sinyal göndericisi var: gazeteci... 

Bir de alıcısı var: okuyucu...

Gazetecilik, yazarlık gibi bir bireysel yaratıcılık biçimi olmadığından, gerçek ve otantik bilgiyi ve haberi, okuyucuya tarafsız olarak aktaracaksınız. Ancak bu “tarafsızlığın” ne oranda olduğunu bilerek sorarsak, kaç bin ağaç heba oluyor bu şekilde, kaç bin ağaç gazete kağıdına kurban gidiyor?

''Allah devletimize zeval vermesin'' bu public-servis’indenden dolayı medyaya, resmi ilan ve benzeri yollarla desteklerde bulunuyor... 

Ağaçlarımıza biraz da devlet eliyle kastımız yok mu?..

İş bununla da bitmiyor, iklim değişikliği, kuraklık ve hastalıklar gibi bir dizi konunun yer aldığı diyalektik bir boyut kazanıyor.

Fazla uzatırsak: pek yakınlarda güncel olan ''Akdeniz'de 40'a yakın balığın nesli tükendi'' türü haberlere bakıp, neredeyse denizde yüzen hiçbir şeyi yemeyelim, diyesi geliyor insanın.

Kedi demişken,eşim uzun süre gidemediği Van keklik avlarına bu sezon birkaç kez gitti.Birlikte gitme sözü veriyor...

Şimdilik hep hikayelerini dinliyorum.Sözlerin arasında bir de Van Kedisi var.

Av kısmetimizin açılmasını beklerken;Van Kedisi başka yerde yaşar mı? Hep merak ederim.

Gönder