1896 yılında Fransız fizikçi,Becquerel röntgenle uğraşırken kazara bir ışın keşfediyor.Demek ki:Bu ölçü birimi oradan geliyor.Daha sonra Einsten'in: İçinde ışığın sabit hızı olan formülü ile buluşan bu keşif dünyayı ''nükleer'' kavramı ile tanıştırıyor.
Bu yeni enerji,refah toplumunun sembolü,geleceğin manifestosu olarak ta görülüyor.
Taa ki... Savaşta (ikinci dünya) kullanılması ile insanlık bir,''Siyah Kuğu'' görene kadar.
Kuğu'yu gören,İsveçliler ilk nükleer santrallerini Başkent Stockholm'ün 25 metre dibinde yerin altına kuruyorlar!.
Ortalık yatıştıktan sonra, fütürist(gelecekçilik) akımlarına kapılıp sahillere kendine has gösterişli mimarisi olan dev nükleer santraller kuruyorlar.Suya yakınlık biraz da soğutma amaçlı...
1980 yılında yapılan halk oylaması ile bu santrallerin peyderpey tasfiye edilmesine karar veriliyor...
Daha sonra dünyadaki kaza konjoktürüne göre tekrar üretime soktukları reaktöleri var.
İlk kullanıcı ülkeler arasında sayılan İngiltere'de: Santralleri şefaflık hissi versin diye binalarını camdan yapıyorlar.Şefaflıkta manzaradan yararlanıp üst katları restoran yapma fikri dahi konuşulmuş.
Böylece Nükleer mimari tartışmaları da başlıyor.Herhangi bir ülkede,her alanda olduğu gibi...
Amerika'da 40'lı yıllarda, atom çevre dostudur,hatta korur, iyileştirir,nükleer enerjiyi uçaklarda kullanalım.
Kuzey Kutbunda bir atom bombası patlatarak dünyanın daha sıcak ve rutubetli iklime kavuşmasına yardımcı olalım,türünden kitaplar yayınlanmış. (The real story of atomic energi...Atomic energy in the coming era...) Gibi.
Zaman gösterdi ki,buzulların erimesi baş ağrısı yapıyor.En başta Amerikan ordusunda.
Bu iş için özel programları ve ayrılmış bir bütçeleri var.Kuzey Kutbu bölgesi için.
Fazla mal göz çıkartmaz diyeceksiniz.Rutubet fazlasının insan sağlığından çevreye olumsuz etkileri sayılmayacak kadar çok.
1953 yılında Amerikan Cumhurbaşkanı Eisenhower,''Bütün atomlar barış için'' diyerek,nükleer enerji santrallerine sempati ile bakılmasına epey çaba göstermişti.
Nükleer enerjinin sivil kanadı(aydınlatma) ile,askeri kanadı(yok etme)arasındaki farkı anlamakta hâlâ zorlanıyoruz.
Neredeyse küçüklük kompleksi oluyor.
Başkan,atomun,yakıcı yıkıcı gücünün barışçıl amaçlara nasıl dönüşeceğine kamuoyunu hazırlamak istemişti.
Nerede o dünyaa...
Patlamalar,yangınlar,savaşlar ve çevreye verilen zararlar...
''Faydalarına'' insanları ikna etmek pek kolay olmadı.O gün bu gündür zorlanmayan yok.
Sektörün kendisi dahi ikna edecek kapasitede değil.
Nükleer santrallere karşı olanlar,(özellikle bizimkiler) Nükleerin,sivili de,askeriyesi de,aynı çekirdeğin birer parçasıdır, pek fark etmiyor.İnsanlığı,doğayı,güvenliğimizi tehdit ediyor,çayımızı zehirliyor gibi sözler ediyorlar...
Çekirdeğin yarılma denkleminde; sağdaki kütlenin,soldaki kütleden noksan olması! Bu noksanlığın da muhtemelen enerjiye dönüşmüş olmasını hesaba katmaz isek:
Silahlı kanat taktik amaçlı, taşınabilir hafiflikte:Uzaylılar,dinazorlar,cinler dünyayı bastığında;doğa ve çevre dostu,diğer canlılara zarar vermeyen tamamen koruma amaçlı yardım ve sürdürülebilir bir dünya için...
(Bulundurma ruhsatlılarda zaten problem yok!.)
Sonumuz ile kurtarılmamız arasında böylesine ince bir sınır var.
Dünya dönerken takılacağı,tökezleyeceği bir yer olursa!, Göbeğinde,hafiften bir atom bombası patlatılacak.Göbeğe fazla ağırlık vermeden hareket ettirilmesi sağlanacak...
Tıpkı,''The Core'' filminde olduğu gibi...
Ya da yıl 2057.
''İnsanlık güneşin her geçen gün giderek yok olmasını izliyor.''
Bütün umut,ikarus uzay gemisindeki kadınlı erkekli 8 kişide.Görevleri güneşi tekrar harekete geçirecek olan nükleer başlığı taşımak..
Tıpkı,''Sunshine'' filminde olduğu gibi...
1990'ların ortalarından itibaren,gösterimde olduğu sürece,gişe rekorları kıran-felaket film-türü Amerika'da hep ön planda olmaya başladı.''Independence day'',(Kurtuluş Günü.) efekt dalında Oscar kazanmış,oynadığı yıl.
''Armageddon''.'''Deep impact'',''The core'',''Sunshine'' gibi filmlerin konusu:
Felaketlere karşı,nükleer silah ile dünyayı kurtarma sanatı!.â la John Wayne usulü felaketlerin üstesinden gelen bombalı kahramanlar...Bu silahların çevreye zararı ''kısmi'' ayrıca kontrol edilebilir.Ateşi, sadece düştüğü yeri yakıyor.
Bir şehir bombalandıktan sonra,radyoaktif artıklar hiç problem olmuyor.
O sıralar,Çin,Rusya,Hindistan ve 30'a yakın başka ülke yeni yeni nükleer reaktörler kurmakla meşgul. Nükleer santrallerdeki bu rönesansın nedeni:
Çevre kirliliği ve küresel ısınmaya neden olan;kömür,gaz,petrol gibi zararlılara alternatif kaynak yaratma çabaları...
Pratik ve etik olarak sorun çok kolay değil fakat çözümsüz de değil.
2001-2009 yılları arasında,George W Bush yönetiminin,biraz da filmlerin etkisi ile nükleer silahların,''Teröre karşı savaşta'' taktik amaçlı kullanılmasını tartıştığı biliniyor.
Bu uydurma dünyalar,o kadar doğal ortamlarda geçiyor ki, bombalar da gerekli imiş gibi sunuluyor.
İnsanın, sadece,sinema,tv, internet aracılığı ile yaşadığı,onun dışında görmediği tanımlayamadığı hadiseler vardır.Nükleer savaş gibi..
Atom çekirdeği nasıl parçalanır? Ne bilenimiz,ne edenimiz,ne de görenimiz var.
Tecrübemiz olmadı!
Bir aktif radyodur,duyar dururuz...
İşte,popüler kültür, gerçek ile fantezi arasındaki böylesi boşluklardan yararlanıyor.
Ekrem abi,
Bu tür filmler,dijital oyunlar,kitaplar, bir politikanın parçaları...
HOLLYWOOD bize atomu sevdirmeye çalışıyor.
Sen yinede karamsar olma.
''Terminator'',''Beyond thunderdome'' gibi,böyle bir savaştan kurtulanları anlatan filmler var.
''China syndrome'',''Silwood'',''Wargames'',''The day after''...
İsveçlilerin Çernobil’den hemen sonra yaptığı,Offret(Kurban)gibi filmler var.
Bunlardan bazıları polemikler içerse de:Nükleer enerjiye körü körüne ve iyi niyetle bağlanmanın başımıza neler açacağı anlatılıyor.Zamanlama olarak ta,nükleer kazalardan, hemen sonra çekilen filmler bunlar.
Anlayacağın,etki-tepki meselesi.
Şimdi,deprem ve tsunami ile,''Siyah kuğu'' bir daha göründü.
Hayalet bir şehir, çatlaklara beton,olmadı,talaş.Yine olmadı,gazete kağıtları basılarak durdurulmaya çalışılan radyoaktif sızıntılar.
(Kurşun dökseler ya! Diyeceksin,Caponların bir bildiği vardır.)
Bulutlar üzerimize kadar geldi,teğet geçti,,''Japonların acısı bizim acımızdır'' Pakistanlı teröristlerin ellindeki silahları düşünmek dahi kâbus.İran'daki barışçıl amaçlı.İsrail'de varda bizde niye olmasın Alman'larınki güvenilir,söylemleri arasında herkes nükleer hanelerinde ne yazılı ise çıkarmaya başlayacak.
Tartışmalar yeniden alevlenecek.
Dünyadan doğadan inanılmaz bir tempoda:Hep,''büyüme oranı'' istiyoruz.
Büyüdükçe daha büyüğünü,daha büyüğü...
Büyüme'nin hızı,ancak dağıtıma sıra geldiğinde bir ''parçacık'' yavaşlıyor.
Buna,Ne kömür,ne petrol,ne gaz,ne nükleer,ne de tüp dayanır.
Bize de,dünyamızda,kafamızda, atom nasıl parçalanır?,Diye muhasebe yapmak düşer.
Adamın biri,diğerine,''Yahu şu uçak denilen varlık,içinde insan, eşya kanatlanıp uçuyor,kafam bir türlü almıyor''.Demiş.
Arkadaşı da,''Sendeki de merak mı? Şu fındığı,etrafında bir tek delik bırakmadan! çikolatanın içine koyuyorlar ya, bir türlü anlamış değilim!.'' diyor.
Ekrem abi,
Çocukluğunda içine kapanık olan,çok hayaller kuran Einsten,fotoğrafını çekmeye gelen,Mardinli bir fotoğrafçıya,'' Annem sanat ile çok ilgili de,ışığa dikkat etme hissin bana,dünyanın en büyük fotoğraf sanatçısı olacakmışsın gibi bir his veriyor!.'' diyor.''olacakmışsın gibisi'' biraz fazla.Bir bilsen kimler gelmiş,kimler geçmiş...
Senin deyiminle,..zenginin malı,züğürtün çenesini yorarmış.
Görüşmeyene kadar türkü isteğinde bulunmuyorum.Bir deneme yapalım.
Özledim de...
AC.