İzlanda'da aktif bir yanardağın yamacında yaşayan kişinin hayata bakışı ile Sakarya'da yeşil bir vadide yaşayanın bakışı arasında bir fark var mıdır?
Sağduyu diyor ki, insanlar hesap kitap yapmadan fay hatlarında, volkanik dağların eteğinde, denize sıfır noktalarda uygarlık, han, hamam, tapınak, inşa etmiyorlar.
Avrupalıların yaptıkları şeylerin ölümsüzlüğüne ilişkin bir illüzyonları var belki de. Bu konuda kendilerine çok güveniyor, yapımı asırlar süren şaheserler inşa ediyorlar.
Doğa gücünün bir gün her şeyi alıp götürebileceği kaygısı yok içimizde. Biz insanlar için dünya geçici ama şehirlerimiz için değil. Fakat Japonların böyle bir lüksü yok: depremler, yangınlar, tsunamiler ve son nükleer kaza.
Bu yüzden de dünya son felâketle birlikte Japonlardan daha fazla şoke olmuş gibi görünüyor.
Felâketler alışkını ülke, doğanın gücünden korkmanın yanı sıra yaratıcılık kültürü de geliştirmiş. Geleneksel Japon evlerinde, dış cephe ve kolonlar ahşap, iç duvarlar kartondan yapılıyor. Depremde insanlar hafif hasarlarla kurtulsun diye.
Tokyo’nun adı bir zamanlar Edo iken, bu tür evler çabuk alev aldığından sıkça yangınlar çıkarmış. Bu yangınlara ''Edo'nun çiçekleri'' diyorlarmış.
Son yüzyılda, Japonlar iki çok büyük felaket yaşadılar: 1923 yılında öğle vakti gelen depremle,Tokyo neredeyse yerle bir olup yandı.Şehirler,1945 yılında: Hiroşima ve Nagazaki'ye ''düşen'' yangın bombalarıyla ikinci kez sarsıldı.
Halk bu bombalara,''Molotov Çiçeği '' adını taktı.
Japonlar her iki felâketin sonunda da rekor denilecek kadar kısa bir sürede küllerin arasından doğrulup, daha modern daha heyecan verici şehirler kurdular.
Ancak, depremi ve tsunamiyi durduracak güçleri yok. O yüzden de ''shikata ga nai - çaresi yok'' yaygın ve sık kullanılan bir deyim.
Bu Japonların yaşama daha az değer verdiği anlamına gelmiyor. Herkeş gibi onlar da kendilerinin ve yakınlarının canına, komşunun malına, sokağın namusuna düşkün insanlar. Herhangi bir ülkede olduğu kadar... Belki fazlalıkları dahi var.
Fakat bir anda her şey yok olacakmış, duygusu, Japon insanını derinden etkiliyor.
Hepimiz kaybettiğimiz şeylere üzülüp acı çekmez miyiz?
Japonlar bunu bir ''kült'' haline getiriyor.
Örneğin, bu ülkede kiraz çiçeklerine çok değer verilir. Çünkü çiçek açma dönemi çok kısa. Milli içkileri ''sake'' fincanını, kiraz çiçeklerinin pembesi için şerefe kaldırmadan, bakarsınız pembelik uçup gitmeye başlamış,onların ruh haline göre...
Yaşamın hızla buharlaşması, Japon kültürlerinde sık rastlanılan bir tema. Şiir, resim, film hatta mimaride de görülüyor bu.
O yüzden doğanın tahrip gücü, sadece korku ve fatalizmi (kadercilik) değil, yaratıcılığı da geliştirmiş. Doğaya, otoriteye ya da kadere karşı bir şey yapamama duygusu, Japonları kişisel sorumluluk almamaya itiyor. Ya da formalite olarak sorumluluk alıyorlar: aile adına, şirketi adına, hatta bazen başkaları adına.
John Wayne usulü Amerikan bireyciliğinin sözü dahi edilemez Japonya’da. Müthiş bir kolektif sorumluluk anlayışları var. Hıristiyanlarda görülen ''dünyevi kardeşlik '' türünden görüşler onların kültürüne çok uzak...
Örneğin, Birleşmiş Milletlere bağış yapmakta cömertler. Kardeşlik, evrensellik duygularından kaynaklanmıyor bu. Ardında daha çok, İkinci Dünya Savaşı sonrası saygınlıklarını artırma kaygısı var gibi. Deprem, vb. gibi doğal afetlerde başka ülkelere yardımı esirgemezler... Fakat kendileri dışarıdan yardım almazlar!
1995 Kobe depreminde, hükümet kararı ile dış yardımı ret etmişlerdi!. Ancak bu son afette tutumları değişti. Temiz su, uzman yardımı gibi destek istediler. Yardımı, ulusun namusuna sürülmüş bir kara leke gibi algılıyorlardı eskiden. Bu kez ulusal kaprisleri ön plâna çıkmadı.
Kaderin cilvesi olmalı, atom bombaları biraz da politik olgunluk getirdi Japonlara. Onlar da bir tür depremdi çünkü.
Böyle bir silâha nasıl karşı koyabilirdik, tesellisiyle 1945 sonrası savaş travmalarını çabuk atlattılar.
Ne var ki,yapıcı tartışmalarla geçmişleriyle yüzleşmek yerine, ''çaresi olmayan'', sorumluluk alınmayacak bir savaşmış gibi yerleştirdiler bunu belleklerine.
Ultra-milliyetçi imparatora tapan bir ülkede bir anda, nerdeyse bir gecede liberal demokratik bir yapı inşa ettiler. Tıpkı yerle bir olan Edo şehrini dişle tırnakla yeniden inşa etme mistisizmleri gibi…
Bu felâketin yaralarını da sarmaya başlayacaklar mutlaka.
Şimdiden, Japon olgunluğunun örneklerini gördük:
Yağmalama hadisesi olmadı!.. Her kafadan bir ses çıkmadı, panik ataklar yaşanmadı, ağzı kalabalık, lâf ebesi uzmanlar budalaca konuşmalar yapmadı, seçkin geçinen nükleerciler, çevreciler, yandaşlar, karşıtlar, ön plana çıkmak için can atmadı. 70 kadar görevli ”kamikaze pilotları” gibi zamanla yarışarak işlerini başarmaya çalıştı.
Herhangi bir ülkede ölümden korkan bütün insanlar gibi.
İkinci Dünya Savaşı’nda ölen genç askerlerine “kiraz çiçeği” derdi Japonlar. Olası ki, onlar da ölümden korkuyorlardı...
Son felâket yeni bir başka şeye daha yol açtı: dış dünyayı sürekli olarak bilgilendirdiler.
Bu olgunluk durduk yerde olmadı: 1923 yılı depreminde 143 000 ölüleri varken, kızgın Japonlar ”su şebekesini zehirlediler” söylentileri üzerine sokaklarda önlerine gelen Koreliyi öldürmüşlerdi!
Ekrem abi,
Japonlarda bol ilâh var: dağ, ırmak, ateş, gök gürültüsü, fırtına, yağmur... Ayrıca her mesleğin de bir ilâhı var.
1500 yıl önce kurulan ve Tanrı’nın yolu, anlamına gelen bir Şintoizm tapınakları var. 20 yılda bir yerle bir oluyor. Doğanın yok oluş ve yeniden dirilişinin sonsuzluğa uzanan döngüsünü vurgularcasına, her seferinde tıpkısının aynısını yeniden inşa ediyorlar bu tapınağın.
Çevre ve iklim sorunlarını ulusal karakterle ilişkilendirirken hassas olmak gerekiyor.
Bir Kahramanmaraş türküsü söylemeni istesem?
AC.