Ağaçlara asılı kalıp zulaya yatarız. Kuşlar etrafına ''yan gözle bakar'', derler. Bizde göz dört, çünkü yavrularımız yuvada uzun süre kalır. Kanatlansalar da başlarının çaresine takvime göre değil, canları istediği zaman bakarlar. Bize “Güvercin Doğanı”, demelerinin nedeni, güvercin avladığımız için değil, boyca güvercinden küçük olduğumuz halde onları havada yakalama cesaretini gösterdiğimiz içindir. Hızımızı fişeğe benzetirler. İnternetten daha hızlı, diyenler de var. Rekorumuz saatte 400 km'dir. İşlerimiz hep enginlerde olur. ''Maazallah'' bir terslik olur da düşersek paramparça oluruz.Böyle gördük,böyle yetiştik. Yuvalarımızı sarp kayalıkların kenarındaki uçurumlara yaparız. Büyüklük kompleksi olduğu için değil! yüksek ve kenardan manzara daha iyi göründüğü içindir.
Eskiden güzelliğimiz, cesaretimiz, av becerimiz yüzünden avlandık.Bazen de durup dururken nefret edildik.
Saklanacak yanı yok.Avcıyız.avlarımız arasında arada bir mektup taşıyan güvercinler varmış(!) Taşlarla yumurtalarımızı ve yavrularımızı ezdiler. Topladıkları da oluyordu? Tüfek doğrulttular, küçük manevralarla canımızı kurtardık. Arada bir tutturdukları da oluyordu...
Sonra ilâçlama çıktı: DDT, BDT, MDDT, cıva, haşarat ve mantara karşı, denilen envayi çeşit zehirler... Artık kuluçkaya yatacak yumurtalarımızın sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Elde olanlar da kuluçkaya yatmaya dayanamayıp kırılıyordu. Meğerse, ilâçlardan dolayı, yumurta kabuğundaki kireç oranı düştüğünden, yumurta kabukları inceliyormuş! Toprağa karışan ıslak lekeler, yumurta kabukları, loş kokulara bakarak, gün sayardık.
Artık yuvalanıp oradan uçmayı öğrenme şansımız da kalmamıştı... Neslimiz tükendi, derken, ani bir gelişme oldu: Yerle bir edilen yumurtalarımız dikkatlice toplanmaya başlandı. Kuluçkaya yatırıldı. Bir kaç hafta sonra dünyaya gözünü açan civcivler, şu yakınlardaki tepelere bırakıldılar.(meğerse,tepelerden hoşlandığımızı biliyorlarmış.)
Kafeslerin içine sarkıttıkları plâstik bir boruyla yavrularımıza yiyecek üflediler! Yavrular uçma çağına geldiğinde kafeslerin kapılarını açtılar...
Dağcılar da,artık anlayışlı. Tırmanacakları dağları daha bir özenle seçiyorlar. Bizim üreme alanlarımız olduğunu tahmin ettikleri yerlerde(!) Ayağımız takılır. Taş yuvarlanır. Yumurtalara basarız,ne olur ne olmaz, zarar vermiş olmayalım, diyerek yollarını değiştiriyorlar. Kuş gözlemcileri ne âlemde bilinmez? Orada burada durup, ”kuş milletinden kimler geldi, kimler geçti”, diye koşuştursalar da kimseye zararları yok.İyi kalpleri ve niyetlerinden hiç şüphemiz olmadı.
Neler hissediyorsunuz, diye soracak olursanız, iç huzura kavuştuk, sağ olun, deriz. Çünkü insanlar bize yardım etti. Neslimiz artık sakin bir şekilde gelişiyor. Yaşlı genç çevremizde olup bitenleri izliyoruz. Yeter ki vücutlarımızda depolanan, hem insan hem de hayvanlara Karar veren yeni zehirler olmasın. Sevdiklerinizin başı için bizi korursunuz değil mi? Bu son olmasın...
Ekrem abi,
Fransız güvercini ”cher ami”ye, Birinci Dünya Savaşı'ndaki kahramanlıklarından dolayı ''Croix de Guerre'' ödülünü vermişler!
Yine İrlanda'da ''paddy'', Amerika'da ''joe'' adlı güvercinler, İkinci Dünya Savaşı'ndaki kuryelik cesaretlerinden dolayı ödül almışlar. Bu güvercinler neredeyse dünyanın gidişatını değiştireceklermiş.
Bazen de güvercinlerin bu yeteneklerini ''pırlanta kaçakçıları'' suiistimal ediyorlar. Kimi zaman uyanık gözlemciler de hem güvercini hem de doğanını izliyorlar. Pırlanta taşıyordur, olur ya, belki düşer filan, diye.
Doğan'ın ''bu dünyada yatacak yeri yok'', diyeceksin. Ne yapalım, dünyanın halleri böyle işte!
Yakında, ”Daldaki Güvercin”, adlı bir film gösterime giriyor. Üç klâsik romanın ”kırması”, yani “melez” bir film, dersek doğru tespit olur: Cervantes'in ''Don Kişot”u, Steinbeck'in ''Fareler ve İnsanlar''ı ve Dostoyevski'nin, ”Suç ve Ceza''sı. Bu ''üç kan'' film insan dünyasına ne kadar girecek merak ediyorum.
Şu kuş milleti ne kadar karma-karışık bir âlem yahu...
Abu Markub diye bir kuş var. Arapçası ''ayakkabının babası'' demek. Uzun burnu, İskandinavya'daki geleneksel ''tahta ayakkabılara'' benziyor, güvercin doğanı ne çektiyse güzelliğinden, cesaretinden çekmiş, diyeceksin.Vallahi Abu Markub da tersine.
Onda da,sanki gizli bir güzellik var. Sevdiklerinin başı için bir bak! Az çekmemiş.
Ne dersin kuşların dünyasına girebildik mi?
Kara tren gelmez mi ola türküsünü çalsan....
A.C