Popüler kültürün en önemli isimlerinden İngiliz yazar Agatha Christie, takma isimle aşk romanları yazsa da asıl üne dedektif romanları ile kavuştu. Popüler kültürün en kalabalık Avrupa başkenti İstanbul bu ismi yakından tanıyor.
Agatha Christie'nin büyükçe bir problemi varmış: İsveç’te cinayet işlenebileceğine İspanyolları pek ikna edemezmiş! O zamanın İspanyolları İskandinavya’yı, hastalığın ve işsizliğin olmadığı, cinayet işlenmeyen bir yer ve İskandinavları da bikinilerle onların sahillerinde keyif çatan sarışınlar olarak algılıyordu.
Sevgili Ali Birerdinç, Yaban TV koridorunda, ''İsveç'te av kazası olmuş, bir bakar mısın? Haber yapmak istiyorum”, dediğinde, ''Orada pek kaza olmaz'', diye şaşkınlığımı belirtmiş ve zamanın İstanbul’daki yoğun akışı içinde araştırmaya fırsat bulamamıştım.
Bu trajedi 4 Aralıkta, çok yakından bildiğim bir kasabada olmuş. Kanada geyiği avlayan avcı grubundan biri, nişan alıp yüzlerce kilo ağırlığındaki bir geyiği devirene kadar herşey, kurallara göre yolunda gitmiş. Ancak kuralda olmayan ve milyonda bir rastlanılan bir talihsizlik yaşanmış: kurşun kocaman geyiği delip geçmiş. Kalibresi; 6,5-55...
Ormanda kayak yapan 71 yaşındaki bir adam, aynı saniyeler içinde, birden bire, oradaki dönemeçli yoldan ortaya çıkıvermiş. Kaza geliyorum, demez ya... Geyiği delip geçen kurşun ya da kurşundan bir parça, kayakçıya isabet edip ölümüne neden oluyor.
Bu kaza, çok ender meydana gelen diğer av kazalarından farklı. Çünkü avda bir sivilin hayatını kaybetmesine hemen hiç rastlanmaz. Bu türden nadir kazalarda vurulanlar avcılar olur. İsveç’teki bu kaza, başta avcı olmak üzere herkesi şok ediyor. Polis ve avcılar cemiyeti hemen kapsamlı bir soruşturma başlatıyor. Bir yandan tahkikat sürerken, öte yandan hem olaya sebebiyet veren avcı hem de ölen kişinin ailesi için bir kriz grubu oluşturuluyor. Soruşturmayı sürdürenler, ''Aklımız gidip gelip hayatını kaybeden sivile ve ailesine takılıyor hep'', diyorlar...
Benim aldığım duyum: Olaya sebebiyet veren kişi bir bayan avcı. Basın işin, cinsiyet ve isim yanı ile ilgilenmemiş. Epey bir zamandır bayanların av ve doğada daha aktif olmalarını dilim döndüğünce anlatmaya çalıştığımdan, işin doğası gereği bu olaya BAKMAK istedim.
Bizim gibi ülkelerde insanın ilk şiddet uyguladığı şey, savunmasız hayvanlardır. Çocukken ben dahil durum üç aşağı beş yukarı böyledir. Sonra şiddet çocuklara yönelir (artık ben dahil değilim). Bu zayıflığı devam ettirenlerin şiddet sıralamasında daha sonra kadınlar yer alır. Giderek sokağa taşınan bu kültür, sonunda savaş kültürüne dönüşür. Gerisi malum!!
Ekosistem ve ucuz doğa dengeciliği yapanlar bu ''şiddet sistemi''ne nasıl bakarlar, bilinmez .Avcılık hep ölümle biten bir alan olduğu için kalem oynatmak da zordur, işin doğrusu...
Çoğunu tamamlayamadığım yarım yamalak okullar oldu .Türkiye'de yüksek okul eğitimi, memleketin ”iç işlerinden” dolayı hızlı idi. Resmi olarak da ''hızlandırılmış eğitim”, deniyordu buna (yavaş olsa da yazacak pek bir şey yoktu aslında). Böyle bir yüksek okul bitirdim.
Sonuna kadar aksatmadan gidip tamamladığım tek okul olan av ve doğa okuluna o zaman gitmekle iyi ettiğimi gün geçtikçe daha iyi anlıyorum. Zaten bir nevi kaçıştan dolayı en temiz yer olarak orası kalmıştı. O yüzden de şiddetsiz bir toplum istiyorsak, kadınların av ve doğa ile aktif olarak ilgilenmesinden daha ahlaklı ve temiz bir şey olmadığına inanıyorum. Bunu adım gibi bilmesem düşünecek başka iş mi yok? Hiçbir şey bilmiyorsam, önlük takıp Çin mutfağı öğrenirim.
Tarihin en eski ve en iyi korunmuş yazılı kanunları bizim coğrafyada yaratılan Hamurabi kanunlarıdır. ''Göze göz, dişe diş'' ya da, ”misilleme” ile cezalandırma prensibine dayalı olsa da..
Diyelim ki, bir inşaat ustası bina yaparken iskele devrildi ve ev sahibi altında kalarak öldü! O zaman inşatı yapan usta ya da taşeron (o zaman da var mıydı bunlar) ölecek. Ev sahibinin oğlu mu öldü? Karşılık olarak ustanın oğlu da ölecek...
Yaklaşık iki metre boyundaki silindirik bir taşın üzerine yazılmış 282 maddeyi içeren Hamurabi kanunları, Fransa'da Louvre Müzesi’nde muhafaza edilmektedir. Aynı bölümde av tanrıçası Artemis'in heykeli ve o döneme ait kolyeler, bilezikler, av motifli testiler, renkler ve desenler, gözlerimin önünden geçiverdi...
Yeni silah kanunu mu, Teksas kanunu mu? Gelişmelerden pek haberdar değilim. Amaç, peynir ekmek gibi her yerde satılan silâhları kayıt altına almak ise, düzenlemeler önemli. Işin içinde önce düzenliyormuş gibi yapıp, sonra silâhtan vergi alma kurnazlığı varsa, bilemem! Benim bildiğim, birçok normal ülkede silâhtan vergi alınmıyor olması.
Hamurabi kanunlarının birisinde şöyle diyor: ”Bir kimse, 60 gur'luk bir tekne kiralarsa, onun karşılığı bir şikelin 1/6'sı kadar para öder”...
Ekrem abi,
Nasıl desem! Sözlüğe baktım, şöyle yazıyor:
Gur=Kabir, mezar, meşhur pehlivan rüstem-i İran'nın lâkabı, yaban eşeği.
Şikel, ise eşinden yeni ayrılan bir manken. Gel de çık işin içinden!
Yaban koridorlarına yeniden dönelim: ''Av ve avcı güvenliği'' programında tıpa tıp yukarıdaki olayların bilançoya alınmasını yıllarca önce anlatan program gözlerimin önünden geçti. Çünkü orada sarışın bir kadının yüz ifadeleri ve bakışları Anadolu ile tanışıyordu...
Ekrem abi, senin Mevlana’nın dediği gibi:
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım.
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin, kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da “lezzet” kattığını öğrendim.
Bütün yıl boyunca söylenen güzel sözler ve davetlerde aranızda olma mutluluğu, sevgisi ve hasreti ile...
Not: İstanbul kalabalığı nedeniyle istemeyerek beklettiğim, Ankara usülü dostluktan nasibini alan (ne de olsa aynı mahallede büyüdük) Av ve Doğa dergisi sahibi, sevgili Kamil Üçbaş'ın davetine ilk fırsatta gelme arzusu ile...
Av bahanesi, o beni sanayi mahallesindeki çok methettiği köftecisine götürecek, Ben de onu Samanpazarı’nda taş plâk satan Gramofon'cuya. Orjinal sesinden,''Malatyalı Fahri''yi dinleyeceğiz.
Ankara'lılar birbirine düşkün olur. Böylece yıl sonu muhasebesini temize çıkarmış oluruz.