Sabah saat 05.
Sokak kapısını açar açmaz yüzümü lodos rüzgârının sıcaklığı okşamaya başladı… Narin bir sevgilinin eli gibi,ılık ve yumuşacık. İçim bir hoş oldu. Oysa bugün çulluğa gidecektik.'' Lodos havada çulluk zor olur. Dönsem mi?’’ diye aklımda geçirirken, çakal Mehmet ile rambo Ramazan karşımda beliriverdiler.
‘’Hava lodos’’ dememe kalmadan ‘’Biliyoruz yürü biraz dolaşırız ‘’ diyerek biniverdiler tepeme. Sıkıysa gitme.’’Bunca yıllık dostlarımı kıracağız’’ deyip düştük Çerkezköy ün Hallaçlı yoluna.
Kahvede bir çay molasından sonra Fatih’i de alıp meraya doğru inmeye başladık. Uzaktan Kızılderili çadırlarını andıran mangal kömürü yığınlarının ve dumanlarının arasında sıyrılıp ormana girdik.
Tom’u saldık ama aramıyor, isteksiz. O da benim gibi düşünüyor her halde! ‘’Bu havada kuş mu olur?’’ der gibi. Neyse sevdik okşadık bisküvi verdik, neşesi yerine geldi. O gazla ilk girdiği sağdaki pislikte kayboldu gitti. Çanın sesi de duyulmaz oldu. ‘’Tom,Tom,Tom.’’ Yok oldu gitti kerata. Köpeği bırakacak halimiz yok. Bizde peşine daldık pisliğe. Sarmaşıklar, dikenler bırakmıyorlar ki yürüyelim. Yüzümüz, ellerimiz her yerimiz çizildi. Dere yatağına doğru iniyoruz. Yoruldum, biraz soluklandıktan sonra tekrar başladık ormanın karanlığında yürümeye. Ufak bir tepeyi aşıp tekrar aşağı doğru salınmıştık ki çanın sesi gelmeye başladı. Fakat biz yürüdükçe çanın sesi uzaklaşıyor. Çakal Mehmet başladığı homurdanmaya ‘’Hay senin köpeğine’’ diye. ‘’Köpeğime laf söyleme bak kavga ederiz ha. Hem sen ne biçim çakalsın ?’’ deyince sustu.
Orman aydınlanmaya başladı, ‘’Aşağısı seyrek herhalde’’ derken çanın sesi tekrar fakat yakından gelmeye başladı. Tom’u gördüm aşağıdaki parçanın içinde çakılmış duruyor. Koşmakla yürümek arasında Tom’a yaklaşmaya çalışıyoruz. Kah ıslak yapraklarda kayıyor, kah kuru bir dala tutunarak düşmemeye çalışıyoruz.
Tom, on metre önümüzde heykel olmuş. Fatih gerilerde kaldı Çakal, Rambo ve ben üçgene alıyoruz Tom’u. Birbirimiz ‘’Hazırız’’ işareti yaptıktan sonra Tom’a bağırıyorum ‘’Yürü Tom’’ Ve çalıların arasından büyük bir gürültüyle fantom füzesi gibi kocaman bir kuş gökyüzüne doğru dikilmeye başlıyor. Üçümüzün de namlusu aynı anda havaya dönüyor. Kuş arpacıkta tetiği kesmem an meselesi, ancak şaşkınım. Herkes şaşkın. Böyle dev bir çulluk olacak şey değil. Kuş ağaçların tepesinde sağa doğru viraj alıp kaybolduktan kaç dakika sonra kendimize geldik hatırlamıyorum. Ama ilk soruyu çakal Mehmet sordu. ‘’Niçin atamadık? ‘’ Arkadan Fatih yetişti, yüzü allak bullak ‘’Neydi o be ?‘’ Rambo Ramazan ‘’Kuş muydu? ‘’ diyebildi kekeleyerek. Çöktüğüm ağacın altında ‘’ Yok kuş değil cindi, kocaman gagası vardı görmediniz mi ?’’ diyebildim…
Kasım 1979