Gözlerinin feri kaçsa da av hayvanı ışıltısını hemen görür. Anında kasılıp olduğu yere çakılır. Adımın ortasında öne geçmeye çalışır. Biri yere yatar, diğeri çömelir gibi yapar, bütün gözler aynı hedefi arar. Avcı başı ne yapacaklarını fısıldamadan, omuzlarında nasıl bir yük olduğunu kestirir. Hepsinde aynı refleks: Dayanışma!
Yirmiden yetmişe yedi adam, iki büklüm, adımları hesaplı, yüz kasları gergin ve kafalarında bilgisayar virüsü gibi yayılıp diğerlerini silen o düşünce. Gözler radar-radar aynı hedefi arar. Çember sessiz sedasız daralır.
Avın başına yığıldıklarında, avlama fırsatına kavuşan, tekrar tekrar avın kendisine nasıl yaklaştığını, tam namluyu doğrulttuğu zaman fark edip fişek gibi nasıl fırladığını anlatır.
Hepsi fişeği görmüştür. Keyiflerine diyecek yoktur. Lâfı birbirlerinin ağzından alarak bir süre anlatmaya devam ederler.
L- ilerleyen yaşına rağmen, kara çizmeleri içinde hâlâ bir karaca kadar atik.
A -En genci ve hep aç.
G -Kalibre takıntısı vardır. Merakı olanların Güzin Ablası.
U- Doğa ile iç-içe yaşar.Ormanda kahve pişirecek kadar su bulma konusunda fili aratmayacak kadar uzman.Kahve pişirmeden av burnunun dibinde de olsa dönüp bakmaz.
N-Her şeyi açıklama kaygısı taşır.Açıklamalara açıklık getirir.
A -Günün zahmetlerine üşenmeden katlanır.
Farklı geçmişleri ve meslekleri olan, her biri bir başka yerden. Kiminin elleri nasırlı, kimi ofis işlerine aşina.
Avcı gözünden anlaşılır derler: tavşana bakan, çulluk arayan...
Kimbilir? Daha derinlerde kuytu bir yerlerde saklı dünya halleridir belki de.
Tavşan günün aydınlığını küçük bitki öbeklerinde geçirir, hava karardığında vücudunu şöööyle bir uzatıp esner. Alaca karanlıkta çıkıp gölgelere karışır. Basan karanlık onu yuttu, aldı götürdü derken, ay ile ittifak yapmış gibi tekrar ortaya çıkar.
Bütün kıtalarda, kültürlerde mistisizmi ve sihiri konuşulmaz mı? Çelimsiz vucutları ile aslanı, kaplanı, işçileri, köylüleri, burjuvaları nasıl atlattığı bilinir.
Kendisini bileli de et yiyenler tarafından avlandığından: Yumuşak, beyaz, gri ve kızıl kahverengi postu içinde sağ kalmak için genlerinde hilekârlık geliştirmiştir. 45 Türü de aynı güdü ile hareket eder. İz bırakır, izlerine basarak geriye doğru yürür. Uzun bir hamle yapıp yan tarafa atlayarak köpek ve avcıyı atlatır. Sonra dönüp dolaşıp ilk kalktığı yere, yola ya da kavşağa gelir. Tüfek patladığında köpek ile avcının ittifak yaptığını anlar. Kurnazlığı bundan öteye gitmez.
Tüfek ve bıçak nasıl taşınır, sorusu dışında avcıyı açıklayan fazlaca bir şey yoktur zaten.
Bir de şampanya kabarcıkları gibi görünüp kaybolan çulluklar var. Ben hiç avlamadım. Şafak vakti ve gün batımının dingin sularında oltaya takılan mantara bakarken gözünün feri hiç solmayacakmış gibi kurulan hayaller hariç...
Danimarkalı ünlü romancı Karen Blixen'in yazar babası Boganis (yaban fıstığı), çulluk avları anlatır. Bilmişliğim ondan öteye geçmez.
Asıl adı Vilhelm Dinesen olan kaptan Amazon'da avlandığı yıllarda oranın yerlileri bu lâkabı takmışlar. 1864 yılında Almanya-Danimarka sınırındaki Slesvig'te Almanlara karşı savaşmış. 1872'de Fransızların yanında Ruslara cephe almış. 1877'de yine Ruslara karşı, bu kez Osmalıların safında ve Balkan cephesinde...
Yeter ki düşman Rus veya Alman olsun cephesi fark etmezmiş !
Osmanlı'daki demiryolu şebekesinin o zamanki sahibi, Paris'te yaşayan baron Hirsch adında biri. Hirsch, ormanları da olan çok zengin Avusturyalı bir Yahudi. Bütün demiryolu çalışanlarına ''Boganis'in av dahil her isteği karşılanacak!” talimatı ve trenlerde ücretsiz seyahat etme belgesi vermiş. Bir gün,baron Hirsch,Halil Şerif Paşa ve başkaları ile İstanbul'un kenar semtlerinde ayı, yaban domuzu ve kızıl geyik avı partisine hazırlanırken, avı hazırlayan yirmiye yakın Avusturya-Alman Yahudilerden oluşan,demiryolu ve orman görevlileri, ''orman başhıbozukler, zeibeckler, ayaktaki mi'' ile dolu demişler. Bu büyük avdan vazgeçilmiş. Boganis cepheye gitmeden önce İstanbul'un göbeğinde, bolca orman horozu, kayın tavuğu ve çulluk avlamış(!)
Ekrem abi,
Marx'ı duymuşsundur. Bir yerde diyor ki: ''Var olmanın en ideali, sabahları avcı, gündüzleri çoban, akşam üzeri balıkçı, geceleri de dünyayı değiştirmeye çalışan biri olmaktır''. Marx, çulluk avı yapsaydı ya avcılığı ya da balıkçılığı bırakırdı. En azından bir sabah uykusu keyfi çatmak için.Fıstık yüzbaşının anlattığına bakılırsa ikisi bir arada zor!
Dünya işlerine vuracak olursan:
Tarihteki ok, yay, mızrak ve ucu sivri taşların yerini tüfek alıyor. Arada bir bizdeki gibi ya muhtar, ya da X kaza kurşunu ile gidiyor. Evrim de,devrim de pek fark etmiyor.
Bazı kültürlerde bu değişiyor, bazılarında, kazasız belasız avlar, dileği ile sürüp gidiyor. Halbuki kazanın belanın en son uğrayacağı yer orası.
Şu uzun gecenin gecesi olsam türküsüne ne diyorsun? Çok eskidi dersen, Kütahya'nın pınarları..
A.C