Son yılların en gözde avı, güneş sistemimizin dışındaki yerküre benzeri gezegenler. Bilim adamlarının 1988 yılında yaptıkları ilk keşiften bu yana gözlemlenen gezegen sayısı 300'ü aşıyor. Amaç, oralarda gelişmiş yaşam olup olmadığını ve kaçamak yapma imkânlarını araştırmak. Düşünce olarak baş döndürücü. Belki de oralarda bizi keşfedip halimizi seyreyleyen medeniyetler var?
Bu yüzden uyduların galaksiye (samanyolu) doğrultulmuş hiper aktif teleskopları, artık perspektif değiştirerek dünyaya çevrilmiş durumda.
Örneğin, Konya ovasının çölleşerek genişlemesini, iklim değişikliği nedeni ile bitkilerin yayılma haritasını buzulların eriyerek küçülmesini, merkezi ta denizin dibinde olan tsunaminin karaya doğru gelişini görebiliyoruz.
Gelişmiş mikroskoplarla, halk arasında mikrop diye bilinen mikro organizmalara yakından bakılıyor. Bunların Yunanca ''pathos'' -acı veren- anlamındaki patolojik olanlarına bakılsa da bilim adamlarına umut veren asıl şey, yeşil bitkilerde bulunan hazine.
Nano-kimyacılar, yeşillikten petrol üretecek kadar ileri gidip, sınırları zorluyor. İletişim çağında yaşıyoruz, denir. Aslında petrol çağında yaşıyoruz. Ama bir gün onun da biteceği korkusu var. ”Arabam yok, bana ne!”, diyenler olsa da kurtuluşu yok. Herkes bir şekilde bağımlı. Varsa da yoksa da yeşillik...
Birçok ilâç, cep telefonları, mp3-player, deodorantlar, şampuan, oturduğunuz dairenin boyası, duşunuzun yerdeki plastik halısı, v.b. Hepsinde ”kara altın”ın fosil izleri var.
Bazıları petrol artık tepe yaptı, diyor. 20 yıl sonra azalmaya başlayacak, diyenler de var. Kiminle konuştuğunuza ve biraz da o kişinin bağımlılık/sorumluluk derecesine bağlı. Yılların hükmü yok. Şunun şurasında ne kaldı ki? Ha petrol atığı, ha yeşillik...
Şimdiden mısırdan plastik, şekerden yakıt yapılıyor. Soya fasulyesi zaten her şeyin anası, boyadan tutun da kemiksiz ete kadar her derde deva. Henry Ford'un otomobil tokmaklarının düğmelerine varıncaya kadar!
Belki de motoryağı dahil bir çok ürün, çiftçinin tarlasında, bir o yana bir bu yana yatan ''yeşil petrol'' bitkisinden üretilecek...
Petrol öyle pahalanacak ki, son damlaları kimse alamayacak. Üreticiler malzeme hammadesinin çoğunu yeşillikten temin edecek. Şirketlerin ''Pipeline'' lerinden yeşil bitkiler akacak!
Dolayısıyla evlerinizde çöpleri atmadan önce ayırırken(!) çabuk demode olan cep telefonlarını çürük elmalarla aynı kutuya atacaksınız!
Biyologlar, mikro molekülcüler, nanofizikçiler en gözde şahsiyetler olacak. Medyumlar, slogancılar, klişeciler işsiz kalacak...
Ekrem abi,
Eskiden bu İsveçlilerin olan Volvo şirketinde çalışan birisi tesadüfen Antepli çıktı. Burada doğmuş, bir çok yabancı dili düzgün konuşan gençten biri. Diplomat arabaları bölümüne bakıyormuş. Petrolü, ”oil”in Türkçe karşılığı olan “yağ” olarak düşünüp, ''ağam gün gelecek bunlar yeşil yağla giden arabalar çıkaracak'' derdi. İsveççe düşünüp, Antep şivesiyle konuşmasına bayılır, sıkça uğrayıp, arabalara fazla ilgim olmadığı halde onu konuşturur, dünya yorumlarını (yaptırırdım demeyeceğim) dinlerdim. Düşünce sistematiği güçlü olduğundan, dili de orijinal ve hoştu...
Şu nano neyin nesi, diyeceksin. Bilsem söylemez miyim? Bu güne kadar üretici, yetkili ve tüketicilerin üzerinde anlaştığı ”satın alınır” bir tanım henüz yok. Avrupa Birliğinde "nano" direktif düzeyinde tartışılıyor. Eski Yunancada ''cüce'' anlamına geldiğini biliyorum. Yemeklerde çok kullanılıyor. Üreticiler nano oranını paketlerin üzerinde belirtmekten kaçınıyor.
Anlayacağın, gözle görünmeyen bir katkı maddesi. İçeceklere güç versin diye konulan az miktardaki demir gibi bir şey...
Kim bilir ? Belki de göğüslerdeki silikon benzeri bir şey. Yan etkileri sonradan çıkabilir, diyorlar.
Ekrem abi,
Kaza geliyorum, demez! Ama Macaristan'da geliyorum, diye diye gelmiş,hem de ''kızıl'' olanından. Ajka kentinde alüminyum fabrikası atıklarının olduğu baraj çökmüş.Yıllardır bazı avcılar bu tehlikeye dikkat çekmiş. ''Kırmızı çamur'' adı verilen zehirli atık, ”Macarın Markal nehrine karışmış, bize ne?” diyen olur mu?..
Yaşanan felâketin Avrupa'nın 12 ülkesini etkileyebileceği söyleniyor. Sulak alanların zehirlendiği, içme suyu kaynaklarının tehlike altında olduğu söyleniyor. Atıklardaki metaller faunadaki hayvanların dokularında birikme özelliğine sahip. Düşük düzeyde radyoaktif olduğu da söylentiler arasında.
Kıpkırmızı olan nehrin suları, Tuna nehrine doğru ilerliyormuş. Bundan 8-10 yıl önce Romanya'daki bir altın madeninden Tuna nehrine akan siyanürlü su felâketini andırıyor.
Yetkililerin ilk işi, kaza bölgesindeki köylere yayılan atıkların temizlenmesinin maliyet hesabını dolar üzerinden hesaplayıp meraklı halka açıklamak, oldu.
Sonra bereket versin, çevre bakanlığı basın sekreteri, eko sistemdeki bu en büyük çevre felâketi için dışardan teknik yardım ve donanımlı insanlara ihtiyacımız var, demiş.
Gel, sana veresiye aldığım bir ”ŞanlıTuna” türküsünü çığırayım. Ama melodisiz.
Tuna Tuna şanlı da Tuna
Ah attın beni tundan tuna
Sen uyu bülbülüm ah ben uyanayım
Tuna Tuna dalgalı Tuna
Al beni yare götür Tuna
Sen uyu bülbülüm ah ben uyanayım
Akma Tuna akma gönlüm yareli
Akma Tuna akma bahtım kareli
Sen şakı bülbülüm ah ben uyanayım
”İnsanlara ne oluyor?”, diyeceksin. Galiba herkes teleskopu kendisine doğru çevirecek.
Doğa donanımı ve bilgisi olanlar da petrol şeyhlerinin yerini alacak.
Kendine iyi bak. Çok sevgilerimle.
A.C