Halis muhlis bir avcı olmak için nereli olduğunuz, nerede yaşadığınız önemli, derler. Daha da ileri gidip yetişme tarzı, akrabalık ilişkileri, taşrada yaşıyorsanız bunun etkileri eklenebilir buna. Bu etkilerden kasıt, avın yarı otomatik olarak genlere bulaşıp bulaşmamış olmasıdır.Toprağa bağımlılık ve yerelliğin verdiği bilgi ve beceri ve bazen de ''mahalle baskısı''nın bu seçimde rolü olduğundan söz edilebilir.
Av, baba-oğul aktivitesi olarak da bilinir. Küçük yaşta babaları veya bir akraba ile doğaya çıkanlar, bu uğraşıyı daha sonra devam ettirirler. Eskiye dayanan bu gelenek nesilden nesle süregelmiştir. Daha sonra buna kurslar ve okullar eklenmiştir.
''Taşralılar iyi avcı, büyük şehirliler iyi atıcı''dır, biçiminde yaygın bir görüş vardır.
Ormanı, araziyi, hayvanların geçiş yerlerini, boylarını, sığ alanlardaki açık görüş mesafesini bilen, tecrübesi ve bilgisi güvenilir ve önemli olan avcılar vardır. Her büyük şehirli avcının da kırsal kesimde böyle bir bağlantısı olur.(Bağlanma,bazen başağrısı,bazen gülü seven dikenine...Misali olsa da)
Bu eski gelenek, toplayıcılık ve avcılık kültürünün de sosyal yapısını oluşturur. Doğada artan rekabet, gelişen teknik, yeni araştırmalar olsa da bu yaşam tecrübesinin, bilgi ve geleneksel becerinin yeri hep farklı olmuştur.
Sosyal antropologlar, avcı “kimliği” açısından bu ''lokalite'' işlerine sıkça el atarlar... Doğanın bıraktığı izler, onların doğaya bıraktıkları avcı izleri,araştırma konuları arasındadır.
Bakan, koklayan, dokunan, dinleyen insanlar...Yakın oldukları için doğanın canlı bir tarihi olduğunu hisseden bu kişiler, sürekli değişimi fark ettikleri için potansiyel popüler ilgi gurubuna girerler.
Birçok ülkede hızlı şehirleşme sonucu sorun yaşayan insanlar, soluğu kırsalda almak için fırsat kollar, mutluluğu orada ararlar.
Tabii ki, ormanı, içinde sabit kayıtlı yaban hayvanları ile dolu olduğunu sanan vizüel bakışlar da yok değil. Burada duyarlılık aynı düzeyde midir, bilinmez. Yine birçok ülkede insanların taşrada yaşamasının ve büyük şehirlere göç etmemesinin nedeni avcılık, balıkçılık ve doğayla iç içe yaşama isteğidir.
Çevreyi pusulaları, avlağı da et ve tırnak gibi gören bu tür insanların, doğada altı hissinin altısı da aynı anda faaliyettedir. Oysa şehirli avcıların yaşadığı, yetiştiği çevreden dolayı gözlemleri farklıdır, denir. Bunlar, merkez kabul edilen ekonomik ve politik kararların alındığı yerden geldikleri için kendilerini biraz periferide hissederler.
Kırsaldaki avcıların yakın duruşuna bakmayın! Onların da kendilerini kenarda köşede gördükleri bir gerçek. Bazen göz altından, bazen de dokunarak, şehirlerden gelenlerin; kılık kıyafet ve teçhizatını merak ederler. Her iki tarafta da “havadis” heyecanı olur. Kimi arazideki son durum peşindedir, kimisi de dış dünyada avlı-avsız olup bitenleri bir de dostlarından dinleme isteğindedir. Dostluk, misafirperverlik, sıcak ilgiye ise diyecek olmaz. Kendi adıma ben o an,hepsi aynı dili konuştuğu için “papazın dediğine” gelirim.
Taşradakilerin, ''her şeyin en iyisini biz biliriz'', gibi sabit görüşlere karşı ''şerhleri'' olsa da bunu kafalarının arkasında gizli bir yerde tutarlar...
Golf sahalarında ve av kamplarında iş bağlantıları yapıldığı da söylenir.
Ekrem abi,
Sezon açılışları başladı. Çok eski çağlara gidersen, bu uğraşa besin avı denirdi.Yani zaruretten. Bu gün artık öyle bir şey yok. İnsanlar yine de avlanıyor. Çoğu zaman gelenek, ritüel ve yaşam biçimi bu. Bazı kesimlerde, yarış ve prestij olarak süregelmiş. Bunun dostlarla doğayla, av köpeğiyle (benimki gönüllü sürgünde) arkadaşlık yapmaya çıkmak anlamına geldiğini bilirsin.
Papaz bir avcı derdi ki,''avcı araziye çıktığı zaman kendisini tanrıya yakın ve yeni doğmuş gibi, dünyayı ise sağlıklı, taze ve körpe olarak hisseder!”.
Bizim kampta kalan büyükçe bir mermer şirketi sahibi vardı. Uzmanlık alanı mezar taşı dizayn etmekti. Arkadaş grubu arasında hiç kimse onunla iş konuşmazdı. O da,''herkes cennette gitmek ister! Fakat kimse ölmek istemez!''. Derdi.
Kuzeyin dağ başlarında fena halde tuşlara basmak hariç, takatsiz haldeyim.
Başucumdaki portakallara dahi uzanamıyorum. Portakal deyip geçme, almak için kasabaya iniyorsun (eğer orada da bulabilirsen).Buralar Tarsus'un narenciye bahçeleri değil. Binbir zorlukla saksıda yetişen, üzerinde sarı renkli bir limon olan ağaç gördüğünde, insanlar bakmak için kuyruğa giriyor. Hasta adam ilgiye doymaz derler mi, bilmem.
Ben kurak yerde büyüdüğüm için bizimkiler, hastalandıkları zaman yaz kış demeden canları portakal isterdi.
Her iki avcı tipinin de bütün hafta boyunca gösterdiği ilgi, taşıdıkları portakal, kadın avcıların evlerinde yapıp getirdikleri börek-çörekler, her sabah ava çıkmadan ve her akşam av dönüşü uğrayıp hatır sormaları, epey duygulandırdı.
Ekrem abi
Bu tür davranışlara buralarda rastlamak pek normal değil. Değilin yanındaki de değil.
Hangi çevreden geldiğimi biliyorsun. Yine de tekrar olsun. Av karşıtlığından.
İstekte bulunacak takatim yok..Gelenek bozulmasın diyorsan: burnumdan bir yoğurt çorbası tütüyor.
A.C