‘’Ali, bayramın ikinci günü gidiyoruz’’
‘’ Selahattin amca Nereye? ‘’ Deme me bile fırsat vermeden.
‘’Şarköy’e üveyik’e’’ Dedi.
‘’Olmaz ‘’demek ne mümkün, ses tonundan anladım, durumu iyi değil. Bu ava gidilecek demektir.
Muammer, Selahattin amcayı, Metin beni aldı, bayramın ikinci günü düştük yollara.
Şarköy’de ki kamp yerimize geldiğimizde Yusuf ağanın gözleri fal taşı gibi açıldı. ‘’ Nereden çıktınız ba…’’ Adam haklı, alışık değil bayram günü bizi oralarda görmeye.
Keşan’dan Saim, de süper jeep ile bizden önce intikal etmiş kamp yerine, bizi bekliyor.
Çadırları acele kurup, doğru çukurdaki av meramıza indik. Çukura indik çünkü poyraz çok sert esiyor. Fakat kuş yok. Allahtan Saim, gündüzden beş altı parça üveyik yapmış.
Tekrar kamp yerindeyiz. Muammer, ateşi yaktı Saim’in, üveyikleri ile bizim köfteleri harmanlayıp bir güzel karnımızı doyururken anason kokusu kamp yerimizde yayılmaya başladı. Bu arada itiraf etmeliyim, uzun zamandır hiç bu kadar yağlı ve nefis üveyik yememiştim. ’’ Ellerine sağlık Saim’’
Tam yemek bitmek üzeri iken yeğen Sami, çocukları Saray’a bırakıp yanımıza intikal etti.
Biraz sohbet ettikten sonra çadırlara çekildik. Sabah erken kalkıp Saim’in, önerisi üzerine Keşan’a gidip orada avlanacağız.
Çadırıma girip gözüm gökyüzündeki yıldızlara takılınca başladım gülmeye. Gökyüzünü yan taraftaki tülden görüyorum, çünkü çadırın üst kılıfını rüzgârdan takamadık. Ama fıkra aklıma geldikçe gülmem bir türlü geçmiyor.
Fıkra şöyle; Asırlar önce ünlü bilim adamı Arşimet yardımcısıyla kafasını dinlemek için doğada kamp kurar. Hoş sohbetten sonra çadıra girip uykuya yatarlar. Arşimet’in yardımcısı bir süre sonra uyanınca gökyüzündeki yıldızları görür. Arşimet’in de gökyüzüne baktığını gören yardımcısı yağcılık olsun diye gördüğü yıldızların durumlarını anlatarak bilgiçlik taslar ve ünlü bilim adamına ‘’ Efendim gökyüzünde benim gördüğüm durum budur. Sizin gördüğünüz durum nedir? ‘’ diye sorar. Arşimet’in cevabı kısa ve nettir. ‘’ Birisi bizim çadırı çalmış. Durum budur.’’ Der.
Neyse zar zor da olsada daldığım uykudan Selahattin, amcanın ‘’ Takım kalk’’ şeklindeki bağırmasıyla uyanıp Keşan’ın yolunu tuttuk.
Gün ağarmadan meradayız. Güneş doğar doğmaz üveyikler geçmeye başladı. Fakat yüksek geçiyorlar. Bu kuşlara fişek değil uçaksavarla atsak vuramayız. Gerçi kuş haklı ,burada bir gün önce tüfek atılmış. Onun için kuş hem yüksek geçiyor, hemde mera değişiyor her halde. Zaten kuşta göç etmeye başlamış bile, bunlarda son kuşlar sanırım.
Saim ve süper köpeği Fındık ile ayçiçeğin içinde tam siper bekliyoruz. Beklerken doya, doya ayçiçeğinin dokusunu ciğerlerime çekiyorum. ‘’Oh bu ne güzellik yarabbi’’
Meradan atış sesleri gelmeye başladı. Bize gelen kuşlar yüksek geçiyor. Birde kırlangıçlar dadandı tam üstümüze, onlarla kuşları ayırmak için kafamı sağa sola çevirmekten haşat oldum.
Saim ,‘’ Ağabey ormana yakın gidelim, belki kuş alçalır’’ diyor. Ve öyle yapıyoruz. Orada atış yapan yerel avcılarla biraz sohbet edip, bir kaç kuş vurup sonra bıldırcına bakıyoruz. O da yok. Akşam avından sonra dönüyoruz. Bu arada Selahattin amcanın keyfine ise diyecek yok.
Sabah işe giderken Metin arıyor ‘’ Ağabey dün avlandığımız her tarafta bıldırcın çakılıymış.’’ Diyor.
‘’Hay anasını! … sayın seyirciler, ne diyeyim şans işte .’’