Biz önde rüzgâr arkada yarım gün yürüdük. Polar Dairesi'nde rüzgâr sürekli esmesine rağmen hiç ''lânetli'' damgası yememiş. Yeni dostlarım taze balık arzuluyordu. Oltaları hazırlamaya çıkarken, ”küçük kağıt tabaklara birer parça limon koysam, balık tutarken içmeye uygun şarabınız var mı acaba, şöyle birkaç kadeh?..'', diye takıldım. ''Limonun yanında da küçük de olsa başka bir şeyler yok mu?'', diye sürdürdüm. ”Oltaları indir, ayarlıyoruz'', dediler.
Tavanda asılı bir sepet içinde limon v.b. gözüme ilişmişti!
Dağ başlarındaki kelepir şarap turunda ”neyin yanında hangi şarap iyi gider?”, merakı yerine, ”ne gitmez?”, hinliği keyif veriyordu.
Bizimkiler, dağ evinde buldukları halibut balığı cipsi ile derin dondurucuda beklettikleri transparan plastik bardaklar ve küçük bir şişe beyaz şarapla çıka geldiler! Damak soğancıklarım soğan olalı böyle bir tad kombinasyonu yaşamadı. Gözlerim oltanın ucundaki mantarın hareketlerine takıldı. Damağımdaki tatların sürmesi ve dinginliğin devam etmesi için, keşke bir süre oltaya balık vurmasa diye dilekte bulundum.
Daha sonra, yemek sorumluluğunu aldığım için şarkî duygularla bütün oltaları aynı anda, izlemeye başladım!
Balkonda balıkların filetosunu çıkarırken, hanımlar yan taraftaki kulübeden, bizim Japon’la bana bakıyordu. Halüsinasyon görüyorum sandım. Korktum. Şarap az ve tadımlık olmasa çarptı diyeceğim.
Bu masalımsı bir dünyayı andıran dağ başında olmasam, içkinin içine bir şeyler koydular, soyup, cüzdanımı alacaklar, diye kuşkulanacağım!
Doktor da gelmiştir, düşüncesiyle vicdanen rahatladım. Fakat öyle olmadı.
Yemek hazırlığı başladı. Başlangıç olarak portakal, limon ve fazlaca lime sıkıp (sepette bir limon bırakıp geride ne varsa kullanarak) sonra, biraz bal, zeytinyağı ve tuz ekleyip, sohbet süresi kadar beklettiğim ÇİĞ tatlı su levreği filetosu vardı. Duvarda asılı acı kırmızı İspanyol biberi parçaları, kişniş tohumu ve oralarda yetişen yeşil soğanı andıran bir otu da kıyıp servis yaparken üzerine serpiştirdim.
Ana yemeğe alabalık filetosu çıktı! Yine oralarda yetişen yabani ıspanak türü bir otu, saç ekmeği şeklinde açılan hamurun ((biraz kalınca) ortasına bolca yerleştirip elde kalan tek limonu sıktım. Üzerine balık filetolarını uzunlamasına dizip, biraz karabiber serptim. Hamuru kapatarak,üst tarafı alta gelecek şekilde 225 derecede fırına verdim. ''Hamur içi balık”, kıvamında bir renk alınca, göz kararıyla, birçok meraklı bakış ve biraz şarap arasında ''tamamdır” sözleriyle fırından çıktı. Koyu bir sohbet eşliğinde ''doğada umduğumuzdan değil de bulduğumuz'' dan enfes bir yemek oldu.
Üzerine yine yabani yemişler konulan dondurma. Şaraplar zaten umulanın ötesinde. Tatlının yanındaki ''pekmez” tadı veren ''Yunan şarabı ''Samos'', ne yazık ki tadımlıktı! Sohbete öyle bir uyardı ki, herkes kendi dilinde rubailer anlatır,Japon dahil evdekiler birbirlerinin dilini anlardı(!)
Bir önceki gece, bayanların turizmci olanında gördüğümüz, Nizami Aruzi'nin İsveççeye yeni çevrilen,''dört makale'' kitabını konuşmuştuk.
Nizami Aruzi, Fars olarak bilinir, 1100'lü yıllarda bugünkü Afganistan'da,''Bamiyan''da yaşamıştı. Bamiyan, Talibanların meşhur, BUDA heykellerini roketle tahrip ettikleri şehirdir. Benim de buralara geldiğim günden bu yana Semerkant'a gitme diye bir hayalim vardı. O yüzden, Bamiyan adı aklımda kalmış. Dünya mirasına yapılan saldırı ile bu isim aklıma ''paslı'' harflerle yazıldı. Av sohbetinden sıkıldığı her halinden belli olan Japon anlattı, ''Adıyaman'a gelip Nemrut'a çıkmış. Birisi heykellerden birine nişan alıp (!) tüfeğinin üzerindeki dürbünü sıfırlıyormuş. Gözlerine inanamamış. Gidip heykelin önünde durup İsa'nın çarmıha gerildiği gibi gerilmiş!, ''Ne olur, heykele ateş etmeyin, bana edin'' demiş...
Japon'un dili açıldı. O artık evin kahramanı idi. Durmadan su içti. Oracıkta, ''heykelime dokunma'' kulübü yarı çakır keyif olarak kuruldu.
Ömer Hayyam'ın rübailerinin büyük bir bölümünün ona ait olmadığı, sıkça yapılan, kadın-şarap edebiyatında ''kadın kısmı''nı rencide edici jargonun Hayyam'a mal edildiği sohbeti oldu.
''Adı çıktı, dili sivri olduğundan canı çıkmaz”, diye bazı rubaileri filozofa nikâhlamışlar. Nizami Aruzi de o dönemin en büyük düşünürü. İmam nikâhlı. Rubaileri kendisinin. Aruzi ''char meqêle"de, ellerinde kuvvet bulunduranların saltanatlarını sürdürmesi için etraflarında dört yüksek rütbeli memur olması gerekir, diyor. Aruzi'nin dört makalesi aslında bir makale ve dört ayrı insan tipidir.
Biri ilerisi için haber veren astrolog. Hanımlar, onları günümüzün ekonomistlerine benzetiyordu. Zaten matematikçi olan Hayyam da Aruzi de saraylardaki bu falcılara güvenmemiş hep ve eleştirmişler.
Padişah'a yazman gerekliymiş. Bunlar, kafasında 20 bine yakın, kaside, rubai, söz v.b. ezberleyecek kafaya sahiplermiş. Lojistik destek olsun diye. Hanımlar, bu cevap hazırlayıcıların, genellikle erkeklerden seçildiğini söyledi. Yenilgileri ve zayıflıkları zafer gibi gösterir, cambazlık yaparlarmış. Tıpkı günümüz danışmanları, lobicileri gibi.Dediler...
Üçüncüsü şair, efendilerine dalkavukluk yapacak. Güzel sözler bulacak, tespih taneleri gibi arka arkaya dizecek. Takla attıracak. Ellerinde kuvvet olanları satır aralarında göklere çıkaracak ki, hükümranlıklarının sonsuzluğuna kendilerini inandırsınlar. Hanımlar onları da retorik kefesine koydular.
Sonuncusu da doktor. padişahların sağlığı ile ilgilenecek. İlim ve bilim anlatacak...
Nizami Aruzi, ta o çağda demiş ki, herkes hürdür. Fakat bu ''dörtlü çete'' yanlış veya doğru, kuvveti ellerinde bulunduranların, hep doğru olduğuna halkı inandırmaya çalışıyor(!)
Pars imparatorluğu bu entrikalarla ayakta kalmış. En çok da ilim-bilim ''kefesi''inde olanlar bu işleri çekip çevirirlermiş. Hanımlar onları günümüz ''entelektüel''erine benzetiyordu.
Acaba avukatlık mesleği o zamanın neyine tekabül ediyordu, diye aklımdan geçti.
Hanımların sohbeti koyu.. Hep halkı inandırmaya çalışanlara çattılar.
Dördüncü bayanın kulağına,''iyi ki doktor eşiniz gelmedi, bizimkiler hızını alamamış onu benzetecekti!''diye fısıldadım. ”Bende! bende!” diyerek tekrardan kulağıma döndü. Normal ses tonu ile merak ettiğimi söyledim. ”Ot, böcek, taş, fotoğraf bir şeylere takılmıştır. Birkaç ameliyat geçirdi, kendi temposunda gelir” dedi. Rahatladım...
Puccini'nin ''La Bohême" operasında Rodolfo,''rüzgâr duvar aralıklarından eserek üşütüyor, adeta kazanıyormuş gibi bir hali var'' diye yakınıyor.
Bu yakınmaların nedeni ''Mimi''si ile bir araya gelemeyişleri.
Dağ evinde rüzgâr kuzeyden esmeye başladığında, mağdur olanlarla empati yapmamak elde değildi. Eller üşüse de tatlarına sihirbaz eli değmiş şaraplar ve sohbetin derinliğiyle hayallere dalıp, uzaklardaki iki kara göze takılmak insanın kalbini ısıtıyor.
Ekrem abi,
Opera filan dediğime bakma. Gözün korkmasın, kafasında tuttuğu yüzlerce şiiri var, sevdalı biri, çalar, söyler, diye hanımlara senden bahsettim. Üzüm bağlarına davetiye gelirse şaşırma.
Bu da gelir, buda geçer, türküsünü çalsan...
Bir de bu da gelir, ya geçmez se (!) diye sözlerini değiştirsen?
Bakalım ne çıkacak
Gönlünden iki kara göz geçmeyen insan var mıdır, Ekrem abi?
A.C