Laponlar, kuzeyin avcılık, balıkçılık ve geyikçilikle geçinen yerli halkı. Doğa ve hayvanlarla bağları çok güçlü. Bu ilişki sadece geçim kaynaklarından dolayı değil. Doğa, inançlarının da bir parçası. Dinleri sözlü anlatıma dayalı, kutsal kitapları ise yok. Anlatılan efsaneleri, mitler ve ritüelleri, ölümü, acıları, doğa ile mücadeleyi, bereketi, hep nesilden nesile aktarmışlar.
İnançlarına göre tanrılar, ölüler ve yaşayanlar arasına çok keskin sınırlar çekmezler. Yerin üstü, tanrılara, ayak basılabilecek yerler kendilerine, altı da ölen yakınlarına aittir.
Pratik dünyevi işler için bazen yaşlıların ruhlarından yardım aldıklarına inanırlar. Bizi öbür dünyaya götürmesinler, diye. Yine de aralarına mesafe koyarlar.
Güneş tanrıçası ''Biejvve''nin, kadınlar aracılığıyla av, balık, yeni doğan geyik yavrularını ve çocukları gözetleyip kolladığı yaygın bir inançtır. Adaklar ve jojka (yanık ezgiler) aracılığıyla tanrılarla iletişim kurarlar. Şifa dilerler, yavruları kötülüklerden koruma ve yapacakları işlere göre uygun hava durumu isteklerinde bulunurlar.
Aralarında epey kaldım. Dillerinde ''sezaryen'' kelimesi yok(tu), dingin ve içine kapanık güzelliği, yaban çiçekleri gibi özgürlük kokan sesi, gözlerinin derinliğinde sakladığı hüznü, gururlu gülümsemesi ile bir Lapon kadın avcı ”-karnıyarık usulü- çocuk doğumu oluyormuş, doğru mu?” diye sormuştu.
Büyükşehirlerden gelenlerin her şeyi bildiğini tahmin ederler. İşin kötüsü ben de o zaman neredeyse ”karın yarma” deyimi ile yeni tanışıyordum.
Dillerinde savaş kelimesi olmadığını da o zaman duymuştum...
Tanzanya'da dünyaca ünlü av düzenleyicisi McCullum'un av kampının yanından küçük bir çay geçer. Afrika'lı kadınlar çeşme başı dedikodularında akan suyun, aslında kampta kalan avcıların ''kokteyl'' bardaklarının dibinde kalan artıklar(!) olduğunu, cılız, miskin, dolana dolana akan çayın o yüzden normal olmadığını anlatırlar.
Kadınlar, Afrika'da büyük avlar yaptırma lisanslı tek kadın rehber Natasha'nın su taşıma saatlerine göre günlük programlarını ayarlarlar. Natasha ile sohbetleri günün kaymağıdır.
Avda yaralı bir Bufalo (manda) ile karşılaşmak, son sözü söylemeye hazır ol, demektir. Böyle durumlar Natasha için bir imtihandır. Yazılı olmayan ''anıt yazılara'' göre kural öyle işliyor.
Natasha ve müşterisi saldıran Bufallo'ya aynı anda ateş ediyor. Daha sonra kamptaki ateş başında müşteri, can alıcı atışın kendisine ait olduğunu övüne övüne anlatıyor.
McCullum, işin farkında, ''gelecek yıl da kampımda işiniz hazır'', deyip ''akşam pazarı'' usülü birkaç kez yukarı-aşağı elini sallayarak sıkıyor.
Natasha ”yazılı bir kontrat mümkün mü?” diye sorduğunda, ''benim el sıkışmam, kontrattan daha garantilidir, zaten geçerli olmadığı gün artık erkek değilim, demektir”, diye ekliyor...
Bir sonraki sezon McCullum'un eşi ”Natasha'yı işe alır, onunla ava çıkarsan boşanırım'' diyor. Ve Natasha profesyonel olarak hak ettiği işe başlayamıyor.
Nedeni, Av Dünyası'nda kadın olmak!
Bu ''erkek egemen'' dünyada Natasha'nın başına gelen birkaç düzine hikâye var.
Şimdilerde, Natasha'nın değişik dillere çevrilen, av, doğa ''erkeklik'' anlatan romanları Amerika ve Avrupa'da yok satıyor. Kitapları arasında iz takibi yaparkan kaybolur, bir de bakarsınız ki öykülerinin içine saklanmışsınızdır.
Tanzanya'da erkek arkadaşı bir ''faîli meçhul'' cinayete kurban gittiğinde; ''bu güzel sarışın İskandinavyalı manken buralarda kalmaz, çeker gider'', demişlerdi.
Natasha, on yıldır saygın bir rehber ve yazar. Batı Afrika doğasını, faunasını en iyi o tarif eder. Rahat ettiği an ise, çeşme başında kadın kadına yaptığı sohbetler.
Anlatılan birer kahkahalık hikâyeler aynı zamanda yazmasını da besliyor. Ölümcül kazalar dahil, ilk yardım müdahaleleri... Yerlilerle birlikte yaptığı doğa korumacılığı zaten dillere destan...
Ekrem abi,
Memleket ''Nataşa'' kültürüyle yeni yeni tanışırken, Karadeniz'de, telefonda isim yazdırmalarda, ''ş'' harfi denileceği zaman, NataŞanun ''ş'' su, diyorlarmış.
Bizim ki ''sh'' li, karıştırmayasın haa! Yakışık almaz!...
Onun bakışlarındaki hüzün gözlerinin derinliklerinde saklı olmadığı gibi, öyküleri de yabancı değil. Natasha, ''baba tarafından'' tanıdık. En çok sevdiği yemek, ''avokadolu bulgur salatası''! Sırt çantasının yan cebinde hellim peyniri, zeytin, avokado, bulgur, maydanoz eksik olmaz.
Bütün malzemeler adeta tartıdan geçmiştir. Diş macunu, fırçası, şampuan, sabun, hepsi çocuk modeli, natürel, koku bırakmayan, ava uyarlanmış türden. Günlerce doğada kalacağınız için, hiçbir şeyi tesadüflere bırakmayan bu sarışının yanında her şeyin yedeğinin yedeği var...
Yolumuz Tanzanya'ya düştüğünde bir kahvesini içeriz. Ne de olsa hukukumuz var.
Lapon kadın avcı ile de kahve içeriz. Neden olmasın? Onlar, kahvenin içine şeker yerine kurutulmuş geyik eti parçaları atıyor. Kahve bittikten sonra, ıslanan eti kaşıkla ufak ufak götürüyorlar. Yani, bir nevi ''kırtlama''!
Ekrem abi, bir bilsen bu gariban ne kültürlerle çatıştı. Ne sen sor, ne ben anlatayım.
Şimdi Leyla, Leyla yavaş yürü, türküsüne ne dersin?..
''Vaşak ayağı''
Lofoten'den
Sevgiyle