AVCILAR, AV KARŞITLARI VE ASKERE TEK VÜCUT OLUN!” KOMUTU VERİLEN, GECELERİN OLMADIĞI BİR ADA...
Türkçede ''vaşak ayağı'' anlamına gelen Norveç'in ''Lofoten'' adalarına gitme fikri anılar canlansın, diye aklıma geldi.
Gece yarısı güneşi, fiyortları, kimine göre ''kral'' ve bacakları dünyanın en lezzetlisi, kimine göre dünyanın sonunu getirecek olan ''Stalin'' yengecinin ulaşıp, emin adımlarla Cebelitarık boğazına doğru ilerlediği yer.
Sivri uçlu dağlarının tepelerinde beklenmedik anda karşınıza çıkan platoları, Meksika körfezinden gelen sıcak su akımı sayesinde titreyerek yüzme sefası yapılan beyaz kumlu sahilleri, denizinin ”pardon”, demeden gemileri, evleri ve insanları yutacak kadar heybetli gel-gitleriyle dramatik bir doğası olan vaşağın ayağında tatlar arıyorsanız, morina balığının dili; merak gidermek istiyorsanız, fok balığı bonfilesi; Akdeniz,le yakınlık hissetmek istiyorsanız, "Bacalao"yu (Portekiz, İtalyan ve İspanyolların, yemedikleri zaman ''deprasyon'' geçirdikleri kurutulmuş morina balığından yapılan ve Lâtin dünyasının ''milli yemeği'' olan balık güveci) deneyin. MORİNA balığı Meksika körfezinden her yıl yüzerek geldiği bu yerlere hayat veriyor. Sonra bir bölümü sadece Lofoten'de uygun güneş, nem ve rüzgar kombinasyonu ile bozulmadan kurutulma ortamı bulup Lâtin dünyasına paketler halinde yeniden döndüğünde ”milli” oluyor. ''Doğanın diyalektiği bu kadar da olmaz ki” demeyin, oluyor!
Kaçış ve kayboluş hayalleri kurmak için, kartpostalları andıran küçük koylardaki rengârenk evlerden, ''kelepir'' platolardan aşağıya bakarak ''bu dünya değişir mi?”, diye muhasebe yapmak istiyorsanız, bu huzurlu karaparçası, ne iyi ettiniz de geldiniz der*. İstanbul'un telaşı, gürültüsü, sıcağı ve rutubetine maruz kaldığım için güneyin sıcağından kaçıp kuzeyin güneşine yolculuk yapmak, oradan da "Soğuk kıyıları olan ülke'' anlamına gelen ''Svalbard'' adasına, (ondan ötesi de yok zaten) uzanmak arzusundayım. Svalbard'da sıcak Golfstream'den dolayı donmayan yerler, cıvıl cıvıl yaşam kaynıyordur. Tabii ki ''cıvıllık'' oraların en sıcağı sayılan 5,5 derecesi, orada uzanacaksınız(!)
Dünyanın en kuzey tepesindeki bu adalar 25 Haziran 1596 yılında Hollandalı kaşif Willem Barents tarafından keşfediliyor. 1600'lü yılların başında İngilizlerin de gelmesiyle balina avları, bazen de iki ülke arasında ''balina avı çatışmaları'' başlıyor. Av gemisi sayısı 300'ü bulan ve çalışan insan sayısı 12 000'e kadar çıkan filolar oluşuyor.
Hollandaca smeer=yağ, berg=dağ, demek. Böylece ''Smeereberg'' adında büyükçe bir ''yağ dağı'' istasyonu kuruluyor. Sonraları Ruslar, burada deniz aygırı, fok balığı, beyaz balina, kutup ayısı ve tilki avını 1850'lerin ortalarına kadar devam ettirip epeyce yağ ve kürk ticareti yapıyorlar.
1920 yılında Norveç, Amerika, Danimarka, Fransa, İtalya, Japonya, Hollanda, İngiltere ve İsveç arasında imzalan bir antlaşma ile adalar asker ve abartılı radyo yayınlarından arındırılmış bölge(!) olarak Norveç himayesine geçiyor. Daha sonra Sovyetler Birliği de bu antlaşmaya dahil ediliyor. Rusların, sade, abartısız radyoculuk pedagojisi buradaki yayıncılık pratiğinden geliyor.
Demokratik gelenek fırsatı bulamayan bu küçük adalar, Norveç'in ekonomik ve hukuksal çıkarlarını gözeten bir ''Norveçli kâhya'' tarafından yönetiliyor. Kâhya hem polis şefi hem de hakim. Acil yardıma koşmak ve arada bir doğada rastlanılan Rus menşeli çöpleri toplayıp getirene resmi törenle kocaman ''aferin'' vermek vs. Gibi bütün pratik işlerlerden de sorumlu. Adalar ve fauna özel koruma altında olduğu için eceli ile düşen hayvan boynuzları dahil, çöpten başka hiç bir şey toplayamazsınız...
Küçük yerleşim birimleri arasında yol bağlantısı yok. Ulaşım kar motorları ve uçakla, sular donmadığı zaman da deniz motorlarıyla yapılıyor. Herkesin yerleşebileceği, katma değer vergisi vs. gibi yükümlüklerin olmadığı adaların nüfusu, o zamanlar 2463 kişi+1 idi. O bir'i birazdan anlatacağım(!) Kutup ayıları da toplam nüfustan biraz fazlaca ve koruma altındalar...
Kuzeydeki bu cennette en büyük faaliyeti iklim, ekosistem, meteoroloji, glasiyoloji ve jeoloji konularında araştırma yapan Polar Enstitüsü göstermektedir.
Bir diğer önemli aktivite ise, kutup ayısı, balina safarileri ve sert iklime ilgi duyanlar için turizm.
Yerleşim birimleri neredeyse kutup ayısına göre dizayn edilmiş. Beyaz ayılar, insan kokusu aldıkları zaman yemek tercihlerini insandan yana(!) kullandıklarından eskiden çitler çekilir nöbet tutulurdu. Tekniğin gelişmesiyle birlikte toplu konutların etrafı titreşimle devreye giren alârm ve ışıklandırma sistemi ile çevrili. Tek başınıza ve silâhsız dolaşma serbestisi yok. Tüfekleri süpermarketten 2;- YTL karşılığı kiralıyorsunuz.
Kutup ayısı safarisine çıkacağınız zaman, 8-10 kişilik gruplar oluşturuluyor. Size ”Ayı geldiğinde tek vücut olacaksınız, ses çıkarıp ondan güçlü olduğunuzu göstereceksiniz, caydırıcı olacaksınız, ateş etme kararını ayı 60 metre yaklaştıktan sonra vereceksiniz, 30-40 metre yakına sokulursa ateş edeceksiniz, yaralama riski olursa şansınız çok az, 600-650 kilo ağırlığında olan ayı sizin toplam kilonuz olan 700-800'ü darmadağın eder!”, gibi direktifler veriyorlar. Gruptaki 8-10 kişi ”aldık başımıza belayı”, dercesine safari başlamadan birbirine sokuluyor.Toplu kalp atışlarını vücudunuzun bir organı gibi hissetmeye başladığınız anda ''bugüne kadar hiç saldırdı mı?'', biçimindeki ilk ve son sorunuz, ''parkta gezmeye gelmediniz'', yanıtıyla yerini sessizliğe bırakıyor. ''Şehir plânlaması''nı gören safaricilerin fazlaca seçenekleri yok...
Mevsime göre turist yoğunluğu ve rehber sıkıntısı varsa, ''İçinizde AVCI veya ASKER var mı?”, diye soruyorlar. Asker yok ise, bütün kalpler sizden yana atıyor. Varsa, ''krallık tacını'' paylaşıyorsunuz. Kim bilir, belki de grupta doğal olarak av sevmeyen avcı sevmeyen, askerden arındırılmış bölgedir, diye gelen, herkes tek vücut oluyor!
Doğanın diyalektiği, saygı, sevgi ve uzlaşının sahnelendiği manzaralar arasında ilk silâh, güçlü bir kalibre, Ruger 303. ”Hanginiz almak istersiniz?”, sorusu geldiğinde asker, hemen ben, diye parmak kaldırıyor. Ne de olsa adamın mesleği bu, deyip anlayış gösteriyorsunuz. Tabi ki size güçsüz kalibre ve teorik olarak da yaralı bir kutup ayısı kalıyor!
Ekrem abi, gruptakiler işin ne kadar farkında bilinmez, fakat o an ak ve kara düşünüyorsun. Ortası yok!
Ayı lâzım değil, sağ salim dönebilsek, diyorsun, ya da ciddi-ciddi hinlik(!) edip “keşke çıksa, üstelik saldırsa, bir de yaralansa” diye, aklından geçiriyorsun.
+1 olan nüfusun adını unuttum. ''Harputlu''olduğunu hatırlıyorum. Norveç'te oturma izni için başvurmuş, çıkış geldiğinde aklına bu, herkesin yerleşebileceği, ada gelmiş.
Yıllarca orada yaşamış. Kuzeyin en son, bankomatı, hastanesi, postanesi,gazetesi gibi o da kuzeyin en son ve tek taksicisi! Yıllar sonra Türkiye'yi özlemiş fakat oradan çıkamıyor. Çünkü her hangi bir ülkeye gidip, orası üzerinden gelmesi gerekiyor. Ancak müsaadesi yok. Norveç'te yüzlerce yazar-çizer, tanınmış şahsiyet, ülkesini serbestçe ziyaret edebilsin diye ”Harputlunun dostları” komitesi kurmuş, miting yapmışlardı.
Ben de Svalbard adını ilk kez bu vesile ile duymuş, Harputlu büyük bir avcıya, yıllar sonra bu olayı anlatıp, 2;- YTL'lik bir ”nefs-i müdafaa” avı teklif etmiştim...
Gazetelere göz attım, ''Avrupa Birliği, Türkiye ve İzlanda'nın üyeliğine olumlu bakıyormuş''. O yüzden de Türkiye'den Avrupa'ya topluca bir parlamenter çıkarması yapılacakmış. Geçmişteki olumsuzluk nedir, diye merak ettim. En azından İzlanda'nın neyine bakıyorlar diye. ekonomik krizden dolayı, İngiliz ve Hollanda bankalarını büyük zararlara uğratmış(!). Bu birinci neden, ikincisi ise balina avı.
Avrupa Birliği ''kriterlerine'' göre önemli olan, bankaların kâr etmesi ve av ise, bildiğim kadarıyla, Türkiye'de bankaların da avcıların da kendilerine çeki düzen verdikleri en iyi dönem yaşanıyor. En azından avcıların artıları, eksileri olsa da, ibre doğru yönde, bunu biliyorum...
Diyeceksin,bankalar güzel havada şemsiye verir,yağmur yağdığında geri ister,o kadarını bilmeyen mi var...
*Elazığ'da bir yol kenarı restoranı varmış. Girişteki tabelada ''iyi ettızz de geldızz'', çıkış tabelasında ise ''Bi daha gelesızzz haa!'' yazılı imiş. Ağırlıklı olarak ''kültür balığı'' servis ediyorlarmış!
Bir Harput türküsü hak ettim mi Ekrem abisi?