Meksika körfezindeki petrol platformu ''deepwater horizon'' kazasından sızan petrol, marina memelilere (fok, yunus, v.s) denizin derinliklerinde yıllar boyunca gözle görülmeyecek şekilde zarar verecek. İnsan ve kuşlara vereceği zarar gözle görülse de boyutunu şimdiden kestirmek zor. BP (İngiliz Petrolleri) şirketi arada bir ”deliği kapattık, kapatamıyoruz, kapatacağız, faturasının ilk taksiti olan 18 milyon doları biz ödüyoruz, kaza nedeni ile sızıp da kurtarılan petrolden gelen geliri Louisiana, Missisippi, Alabama ve Florida kıyılarındaki çevre fonlarına bağışlayacağız”, dese de kamuoyuna doğru bilgi vermiyor. Dünya bu büyük kaza karşısında şaşkın.
Sorumlu BP petrol şirketi, fakat Barack Obama'nın yurtdışı programlarını erteleyip bölgeye birkaç kez gitmesi, ağzını bozacak kadar gergin olması gösteriyor ki, sorumluluk Amerika'nın. Ayrıca aynı körfezde resmi ruhsatları onaylı, açılmayı bekleyen 33 petrol deliği daha var. Adı aramızda(!) bir petrol şirketi de iki projesinden birisinin adını''Krakatoa'' koymuş. Bu da dünyanın en büyük ”yanardağı”nın adı. Şu günlerde ne büyük bir talihsizlik! Nereden bilsinler, kaza geliyorum, demiyor ki...
Avrupa'nın sessizliği de manidar. Çünkü bir çok ülkede epeyce buna benzer petrol platformu var. Ne Brüksel'den ne de Stockholm'den yardım çağrıları duyuluyor. Boğaz'dan seyyar platformlar geçse de biz henüz hazırlıklı olma tartışmalarının çok uzağındayız. Ortalık biraz sakinleşip petrol fiyatları artmaya başladığında, taksi ve dolmuş şoförleri konuya küfürleriyle katkıda(!) bulunurlar, sorumluluktan ve alınması gereken önlemlerden söz eden olmaz ve mesele zaman aşımına uğrar gider...
Şirketin en tepesindeki yönetici Carl Erik Svanberg sorumsuz. İsveçli olduğu için yakinen biliyorum! Epey de av anılarım var onunla ilgili. Bunlar bire bir insana dair.
Carl Erik, daha önce başında bulunduğu şirketler (Ericsson, Assa Abloy, Securitas) kârını artırdığı zaman, işçi çıkarır ve danışman sayısını artırırdı. Bu şirketlerin kâr oranı düşünce yine işçi çıkarırdı. Tabi ki bu kez danışmanlara danışarak. Çalışanlar ne yapacaklarını bilmiyor, şirkete para kazandırsak mı, kazandırmasak mı, diye neredeyse ''şizofren'' oluyor ve sağlıkları bozulduğu için çareyi doğaya, terapi seanslarına gitmekte buluyorlardı..
Ekrem abi, ”II. Erik” mağduru epey hayat hikâyesi biliyorum.
Louisiana kıyılarında iki önemli endüstri var: Petrol ve balıkçılık. İnsanlar da bu ikili ile birlikte yaşayacaklar. ”Petrol olmasın, çünkü felâkete neden oldu”, dersek bu samimiyetsiz, inandırıcılığı olmayan bir klişe olur. ''Kağnı dönemine'' dönelim, diyecek halimiz de yok. Biliyorsun, vakt-i zamanında petrol ambargosuna karşı sloganlar atıp kağnıya dönün(!) diyen bir devlet başkanı vardı. Ben de 20 yıl önce o ülkede kağnı düzenini gözlerimle gördüm. Tamam, bu kağnılar bizim gibi turistlere hitap ediyordu ama insanlık artık yaydan çıktığı için zamanı geriye çevirme romantizmi dışında hiç bir cazibeleri(!) de yok artık.
Nerdeyse televizyonla yatak odalarımıza kadar giren, cıvık cıvık kahverengi çamura bürünen tanıdık pelikan, kazanın meydana geldiği Louisiana kıyılarının sembol kuşu.
Tuhaf ama eskiden orada pelikanı dahi avlamışlar! Çevre kirliliği, av vs. Nedeniyle bu kuş, nesli tükenen türlerin Lousina kıyılarındaki listesinde idi. İyi bir korumacılık plânı uygulandığı ve avcı milleti de akıllandığı için, geçen yıl kasım ayında artık listeden çıkaracaklardı.
Şimdi kaza nedeni ile pelikan nesli o kıyılarda yine tehdit altında. Ölü bulunan hayvanlar arasında yunuslar, kaplumbağalar, o bölgeye mahsus çok hassas bir ton balığı cinsi olsa da en çok kuş ölüsüne rastlanılıyor... Bunların başında pelikan geliyor. Çünkü dalarak avlanan bir kuş.
-Kanatlarının izole etme ve suyu vücuttan uzaklaştırma fonksiyonu zayıflayıp veya tamamen yok olduğundan vücut ısıları düşüyor...
-Başka hayvanlar için kolay av oluyorlar. Kanatlarına yapışan petrolden dolayı çabuk uçma yetenekleri zayıflıyor...
-Kolayca dibe batıyorlar. Çünkü vücutlarına bulaşan petrol nedeniyle kanatlarının altındaki hava boşluğu kaybolduğundan vücut su yüzünde rahatça kalamıyor, ağırlaşıp dibe batıyor...
-Hızla kilo kaybediyorlar. Çünkü düşen vücut ısısını kompense etmek için aşırı enerji tüketimi oluyor...
-Yanlışlıkla petrol yutmaları iç organlarda kanamalara yol açıyor..
Bütün bunların sonucu ağır-ağır acı çekerek kayboluyorlar...
Ekrem abi, balık milleti dediğin de oraları gölgelik olduğundan mıdır, yoksa meraktan mıdır bilinmez, bu platformların etrafında toplanıyor. Gerisini sen hesapla.
BP, bu yıl hisse sahiplerine dağıtacağı 10,5 milyar doları dağıtmaktan vazgeçebileceğini söylüyor. Emeklilik fonları ve hisse senedi sahiplerinin ses tonu değişti.
İngiltere Başbakanı Mr.Cameron, Amerikalılar milliyetçilik yapıyor(!), muameleden memnun değiliz, diyor.
Bizdeki bir gazete, ''balıkçılar bayram ediyor! Çünkü sızan petrolü iki misli ücretle temizliyorlar'' türünden başlık atıyor. Oysa, bütün sektör gözle görülür şekilde ağlıyor. ”Çevre kavramı tatmin edici değil, doğa daha bir hakiki”, diyenlere gönlümüz sizinle, dedik. Korkum o ki, doğayla ilgili düşünceleri, biraz ''düğün hediyesini'' andırıyor. Pelikan deyince, ya parklardan tanıyorlardır ya da Mykonos adasındaki “pelikan tacizi”ni duymuşlardır!
Gazetelerde ''bu yaz çizme moda olacak'', diye bir başlık atılmıştı. Tartışma moda ve magazin dünyasında büyüdü. Sonunda bir ''moda otoritesi'' buyurdu: ''kışın dondurma yemek ne ise, yazın çizme giymek de odur''. Böylece tartışmalara nokta kondu. Bizde yerli yersiz “son noktayı” koyma meraklısının sürüsüne bereket. Şimdi noktadan sonra bir parantez açalım: (İskandinavya'da kışın da en az yaz aylarındaki kadar dondurma tüketilir).
İskandinavya'da halk av müzelerine karşı imiş! Doğru değil. Tersine: binlercesi var! Durmadan da yenileri ekleniyor. En sonuncusunun haberini Türkiye'den döndüğüm 17 Haziran'da okudum*.
Yıllardır İskandinavya'da av ve müzelerle bir arada yaşıyorum. Neyin müzesini ararsanız var burada. Dünyada tek olanlar dahil. Ben de neredeyse böyle bir müzeyle akrabayım. Bu uzun listedekilerden birisi de James Bond müzesi. Fazla ölüm içerdiği için Bond filmlerini sevmiyorum. Yıllar önce filmlerin çekildiği James Bond adasına gitmiştim. Oradaki şip-şakçı fotoğrafçılardan nezaketen aldığım fotoğrafları anıdır, diye saklıyorum. Bond müzesiyle de böyle bir ''kirvelik'' ilişkisi var.
Ava karşı olmak! Felice...
Müzelere karşı olmak! İgnorante...
Ahlâklı olmaya, anılara mı sarılacağız, yoksa alıp başımızı bu diyardan mı gideceğiz?Doğa konusunda aşık atarken ”biraz insaf yavu!”, mu diyeceğiz?
Cebimizi bolca ”nokta”yla doldurup oraya buraya nokta mı koyacağız? Nerede kaldı doğanın diyalektiği? Nokta koyma ''geçerli akçe'' gibi görünse de gerçekte çoktan tedavülden kalkmış bir ustalık(!) fakat bizde hâlâ hamaratça yenisiyle değiştiriliyor.
Ekrem abi, kafanıza bab-ı ali kadar taş düşeceğine, Bab'ın Ali'si düşse ne iyi olur, diyelim mi?
Sevgili kardeşim Şafak, ''ailemiz adına Ufuk Güldemir Yaban Hayatı Müzesi'nde isminin olmasını istiyoruz'', dediği zaman bir düşüneyim, demiştim.
Uçakta İskandinavya'ya dönerken karar verdim: cevabım evet. Yetmez! Hem de İskandinavya faunasındaki her türden bir tanesini müzenize getirme sözü veriyorum. Tabi ki, buradaki müzelerin de katkılarıyla. Henüz erken, fakat beni kırmayacaklarını biliyorum. Çünkü doğa için hiç bir zaman bol keseden atmadık da ondan! Dedim ya, bazı müzelerle hısım akraba ilişkisi var. Ayrı ayrı kurulan çadırlarımızın ipini aynı kazığa bağlamıştık. Dilimiz döndüğü kadar sevgiyle, tutkuyla avda etik anlattık. Dilimizin başka nelere döndüğünü ispat ederiz. Yani, iskambilin ”ispatisi” değil konuştuğumuz.Biraz kalıp olacak, hani,''dilin kemiği yok'' derler ya...
Kuzey ülkelerinde çocukların iç dünyalarında, doğa ve yaban müzeleri ile korku kavramı arasında bağlantı pek kurulmaz. Bizde eli silahlı dizi pedagojisi ile büyüyen çocuklar müzelerdeki doldurulmuş hayvanlardan mı korkacak? Bu konuda ”noktacıların” endişesi olmasın...
Ekrem abi,
İstanbul,Bıyıklı Mehmet Paşa sokağında bir gece uyku tutmadı,gözüm boğazdan geçen petrol tankerine takıldı,aklımdan bu düşünceler geçti.İST Cafe diye bir mekanda,ilk defa karşılayacağım(,akraba müzeye dair)birisini beklerken yazdım,İskandinavya'da yeni bir müze haberini okuyunca,toparlayıp noktayı koyabildim.Dünya küçük mü?Büyük mü?bu aralar kafam karışık...
Ağıttan da istek olur mu, diyeceksin. Yine de bir ağıt yaksan! Kazadan dolayı değil, tamamen şahsi. ”Çıktım dama, in aşağı tut beni”den daha hora geçer hani.