Ozon'u tıkanan lavaboları fokur fokur açan ağır kokulu bir kimyasal ”ilk yardım” olarak bilirdim. Canlıları güneşin radyasyon etkisine karşı koruyan kalkan tabaka olduğunu çok sonraları yılın 6 ayının karanlık olduğu bir ülkede yaşamaya başladığımda öğrendim. Bu tabakanın incelmesi veya delinmesinin insanlara zararlı olduğunu da burada duydum. Yine de ufak tefek delikler sayesinde biraz güneş yüzü görme fırsatı olur, diye sağa sola takılıyordum.
Şili açıklarında bulunan bizdeki Nemrut'u andıran heykelleri ile ünlü Rapa Nui adasında, bu incelmenin insanları ne hale getirdiğini görünce işin şakası olmadığını anladım.
Mektup yazma alışkanlığına çocuk yaşta ''Almancı'' kavramı hayatımıza girince başlamıştım. O sıralar Almanya'ya çalışmaya giden ''misafir işçilerin'' bazıları yıllarca geri gelmiyordu. Okuma yazması olmayan, yol gözleyen eşlerin nam-ı hesabına mektup yazardım. Postaya vermeden önceki sesli okuma faslı bitince, mağdurların gözyaşları arasında dış cebime bir el inerdi. Eller indikçe ben çocuk aklımla tarifeyi artırırdım. Böylece, Alman markı ile karışık drama, trajedi, komedi, korku ve heyecan ile erken yaşta tanıştım. Müşteri potansiyeli ve ün bir arada yayılıyordu. Tesadüfen ve iş icabı futbolla ilgilenmeyen,Teksas ve Tom Miks okumayan, dramaturgi bligisi için sinemalardaki ayrılık filmlerini kaçırmayan, Ankara'da acıklı destanların satıldığı sokakları bilen, ilgi alanına giren hikâyelere kulak misafiri olan biri oluvermiştim. Mektuplar meyvesini vermeye, hasretlikler bitmeye başlamışken, bazen de istenmeyen durumlar oluyordu. Boşanma vakalarında artışlar başladı (!). Bizimkiler durumu fark edip ”bu çocuk başımıza iş açacak”, diye beni akrabalarımıza sürgüne gönderdi. Böylece sosyal bir travma kaderi ile baş başa kaldı.
Tövbekârlık derecesinde olmasa da yazma kariyerimi çocukluk anılarımda bıraktım. Öğrencilik yıllarında derslerin yazılı olanlarından sakınırdım. Veya arkadaşlarım yazı kısmına yardım ederdi. Okumayı ihmal etmiyordum. Sonraları insan çok okuduğu zaman karıştırıyor, teorisine sığınıp orayı da kendime benzettim.
Bu karanlık ülkede mektup ilgisi yeniden başladı. Sonra karanlık ile özgürlük kavramlarını birleştirmeyi öğrendim. Başkalarının mektuplarını okumaya başladım. Kütüphane çalışanları ile ahbap olacak kadar mektup edebiyatı izledim. Hepsinden ayrı ayrı etkilendim. Aklımda kalanların bazıları Amerika mektupları, Nazım Hikmet mektupları, Hindistan'ın ilk başbakanı Nehru'nun, kızı İndra Gandi çocuk iken ona hapishaneden gönderdiği mektuplar.
İtalyan filozof ve gazeteci Gramsci'nin hapishaneden, yaşama ve dünyaya bakış açısını kendisine has ”entrizm” üslubu ile yazdığı mektuplar...
Seyahatler öncesi seçim yaparken, güneşli yerlere gitmenin yanı sıra, mektuplardan aklımda kalan ülke, şehir ve olaylar da artık kararımı etkileyen faktörler arasındaydı.
Örneğin, İtalya'nın Sardunya adasını, Gramsci'nin Cagliari (adanın başkenti) doğumlu olması ve ikliminin Karayip adalarına benzeyen en yakın mesafedeki ada olmasından dolayı seçmiştim. Bir çok ucuz kovboy filminin Sardunya adasında çekildiğini oraya gidince öğrendim. Doğası Teksas'a çok benziyor. Atlantik üzerinden uçuşlar azaldığından hava az kirleniyor, daha ucuz, pazara yakın. İtalyanlar artist olsunlar, diye yaratıldıkları için şartlar da son derece müsait.
Ozon tabakasını düşünerek, gitmişken korsan adasını da ziyaret edelim, bir uçakla iki ülke, diyerek Korsika'ya geldik.
Orada Türkiye'yi çok yakından tanıyan Erik adındaki dostumla tanışma ve maceralar, Norveç Doğal Hayatı Koruma Kurulu başkanı olan hanımefendi eşi ile olan harika sohbetler, ''neden hayvan öldürüyorsun'' diyen Arnavut asıllı Fransız lejyoner (paralı asker) ile Tao'nun restoranındaki düellomuz, Korsika Fransız lejyonerlerinin ana eğitim üssü olduğu için, yeni dostum Erik'in korkudan rengârenk olması, Korsika'nın ünlü limon likörü ve ceviz unu, alnında bir şerit olan belden yukarı resmin hemen altındaki ''burada bütün köleler özgürdür'' yazılı bayrakları ve daha niceleri, bu seferden aklımda kalanlar...
Ekrem abi,
Tao, Rasputin'i öldürüp Korsika'ya kaçan adam olarak biliniyor. ”Güneş biraz erken doğuyor”, diye yakınırmış. Çünkü sabah şafak sökmeden restoranı terk etmek ayıptan sayılıyor orada. Barda şarap alanlara paranın üstünü vermiyorlar. Çünkü güneşi beklerken cebindeki parası bitenlere şaraplar, geleneği sürdüren Tao'nun torunundan geliyor. Calvis Citadell'de bunu kötüye kullanan kimse yok.
Düello dediğime bakma, bir lejyonerle fazla bakıştık. Sonra ayaklanıp masalar
arasındaki yolun kendimize düşen payını kat edip birbirimize doğru yürüdük. Erik düello yapacağız sandı. Ben, bu lejyonerin burnuna bakarak ve konuşurken sıkça ''eşek'' kelimesini kullanmasından kuşkulanarak, bizim o taraflardandır, diye düşündüm. O da el kol hareketlerime bakarak kanı çekmiş ola ki, benim hakkımda aynı şeyleri düşünmüş. Sonra hesabı sen ödeyeceksin, hayır, ben ödeyeceğim, diye sabaha karşı düello yaparken... değerli bir vazoyu devirip kırdık. Garsonlar, ''bunu kim ödeyecek'', diye başımıza dikildi. Ne de olsa korsan adası, mekânın zaten adı üstünde (!) biz yine sen ben itişmesine devam. Tao'nun torunu geldi. Garsonların ayıbına bakmayın, vazo benden,''her şey çok hakiki'' dedi. Erik günün geri kalan kısmında uyuyamadı.
Erik'le Sardunya'ya döndük. Parasını ödediği halde otelini bırakıp bizim otele yerleşti. Türkiye'yi basınına kadar yakından tanıyor. İlginç sohbetlerimize ara verdiğimiz zamanlar, sıkça tomar tomar kağıtlarla odasına çekilince “işini beraberinde tatile getirmiş sıkıcı bir iş adamı”, diyesim geliyordu. Tek tük fırsat çıkmış olsa da ne işle uğraştığımızı birbirimize sormadık.
Türkiye ziyaretlerinde mezeleri çok beğenmiş. Kaldığımız 5 yıldızlı otelde mezeler yapmaya başladık. İlk işe tahmini tarif olan domates ezmesi ile başladık. Kıvamı bir tür tutturamadım. Acemiliğin yanında bir de olacaksa otantik olsun heyecanı ile neredeyse Maraş pul biberi isteyeceğim. Erik Sardunya sokaklarında aynı heyecanla son dakika (!) malzeme tedariki için gidip geliyor.
Patlıcanlı bir mezeyi de tutturamadık. Patlıcan közde olur, diye odaya küçük bir gaz ocağı teşkilatı soktuk. Böyle durumlarda hanımlar, skandal ihtimalini hesaplayarak küçük çocuklarla birlikte araziye uyuyor, sonuç iyi olursa mezelere çullanıyorlardı. Skandal oldu. Tavandan su fışkıran yangın alarm sistemi ile ilk orada tanıştım. İtalyanlar dehşete kapıldı, bu ne meze tutkusu diye. Kıvamı bir türlü tutturamıyor yine de ''yedi kocalı Hürmüz”e dönen mezelerden pes etmiyorduk.
Ayrılık günü geldi çattı. Kartvizit değiştirmeye sıra geldiğinde Erik'in sırrı çözüldü. Norveç'te politik bir partinin genel başkanı! Çeşitli bakanlık görevlerinde bulunmuş, o sıralar toplanan uluslararası iklim kongresinin Norveç temsilcisi. Yanındaki tomar tomar kâğıtlar, parlamentoya sunacağı rapor. ”Kongre salonlarında olup da uyuklayan epey temsilci içeride olmamayı, dışarıda olan, cam çerçeve indirenlerin dışındaki bir çok insan da ülkeleri adına içeride olmayı hak ediyor!'' dediğini hatırlıyorum. Daha sonra Guatemala, El Salvador, Filistin ve Srilanka'daki silâhlı çatışmalarda arabuluculuk yapan,şimdiki hükümette ''Super Bakan'' (iki bakanlık,çevre ve dış yardım) olan Erik Solheim, düello'nun şiddeti ve mezelerin çok kültürlülüğünden ne kadar etkilendi bilemem.Bildiğim;Srilankada binlerce çocuğun adının ERİK olması...
Ekrem abi, ''Entrizm'' kelimesine takılırsın:
Ufuk Bey (Güldemir) ile avlara gittiğimizde bir köydeki avda bize yardımcı olan yerel rehberin komşu köydeki diğer rehberden haberi olmazdı. Ben de ”sen domuz intellijensiya örgütünle memleket idaresine el koyup yönetebilirsin”, diye takılırdım. Sonra saatlerce oturup çocuksu plânlar yapardık. O kelime bu duruma uyuyor.
Haziran acıları ile neredeyse akraba olduk(!)özledim...
”Üç kafadar çıktık geyik avına, geyik bizi aldı götürdü dağına”, türküsünü söyler misin?
Hani derler ya, ''gerisi dilimin ucunda dur şimdi gelecek'' bende öyle değil. Gelmez ! Canımı iste, fakat bir türküyü de sonuna kadar ezberle,dünyamı batar dersen, evet batabilir. İz takibi yapalım dersen varım. Böyle bir türkü var.
Sevgiyle