Floyd kasırgası Amerika’da 56 can aldığında, bir barın orta yerine düşen dev bir yengecin fotoğrafıyla birlikte, insanların’’uzaylılar geldi’’, korkusuyla bardan çil yavrusu gibi kaçışmalarını anlatan küçük bir haber gözlerden kaçmıştı.
Bir ara parçaları dünyada 120 milyon civarında satan, müzisyen ve söz yazarı, Bruce Springsteen'in ”Polar müzik ödülü” nü aldığında, şampanyanın yanında ikram edilmek üzere, özel bir uçakla Polar bölgesinden 26 kilo yengeç getirttiği söylentileri yayılmıştı. ”Söylenti”, diyorum, çünkü biz kişi başına uçağa binme sıralamasında daha yeni yeni tırmanışa geçiyoruz. Ama biz tırmanırken uçaklar da karbondioksit gazını (biraz fazlaca) yayıp çevreye zarar veren, ozon tabakasının incelmesine ve küresel ısınmaya neden olan faktörlerin başında geliyor. Artık somut olarak üç yerine bir defa duş yapıp su tasarrufuna giden her insan, bu ciddi probleme damla damla yaklaştığını anladığından, bu tür başlıklar tepki topluyor. Uçak şirketleri dahil geniş kesimlerde huzursuzluk yaratıyor. Ne hikmetse bu tür haberler sonunda gelip hep beni bulur ve suçluluk duygusu verir.
Belki de Polar hikâyeleri ve bu yengecin tadıyla genç yaşta ”elde olmayan nedenlerden” ötürü tanışma fırsatı, sonraları başlayan “iz takipçiliği” takıntısı ve son günlerde muhasebe, vergi beyannamesi işleri derken, iç ceplerime elimi attıkça kenarda köşede kalmış bir hikâye çıkıyor ortaya.
Bu dev yengecin ağırlığı 14 kiloya, bacakları arasındaki mesafe de 6 metreye kadar çıkabiliyor. Barı basanın bacaklarını uzatıp ölçmüşler 1.5 metre çıkmış! Benim kuzey kutbunda gördüğüm en büyük yengeç 5,5 kilo idi. Bacaklarını açıp ölçmeyi o zaman düşünemedik, kısmetse bir dahaki sefere...
Zamanında Rusya’da nüfus fazlası ve kıtlık problemi baş gösterdiği zaman, adının anlamı “çelik’’ olan Stalin, fakirlere bol yiyecek olsun, diye Kamçatka bölgesinde yaşayan bir yengeç türünü gen manipülasyonuyla ürettirip, Murmansk dolaylarında sulara salıveriyor.
Bu yengece, Stalin yengeci, Kamçatka yengeci, dev Japon yengeci, göç edip batı kıyılarının derinliklerine dayandığında Avrupa’da da Kral Yengeç, diyorlar. Kral dipte yaşıyor ve hiç bir canlı bırakmadan dibi temizliyor. Bu yüzden süpürge diyenlerde var.’’Kral’’ doğaya ait olmadığından herkes bir isim takıyor. ”Lüks” tüketime girdiğinden Kral'dan para kazanan çok kişi olduğu gibi karşıtları da bir o kadar fazla.
Kabukları sert, gövde kısmında et olmayan ama bacakları %75 etle dolu olan (diğer deniz ürünlerinde bu oran yaklaşık %25) bu ’’mahlûk’’ ekolojik dengeyi alt-üst ediyor. İnsan hariç doğal hiçbir düşmanı yok. O yüzden de bolca tutup sayıları milyonları bulan bu ’’bar kabadayısının’’ neslini azaltıp ekolojik tahribatları telâfi etmek, tek çare gibi görünüyor. Norveç'in kuzey kıyılarına dayanan yengeç, artık zengin mutfaklarına girmiş durumda. İstihdam yaratıyor, ekonomik getirisi fazla, diyenler var. Doğaya ''Sovyetler Birliği Bilimsel Akademisinin'' laboratuarlarından giriş yapan, Stalin'in Kızıl Ordu ile beceremediği, Amerika kıtasına ayak basma hayallerini gerçekleştiren bu yengeç, bizim sonumuz olacak, diyen çevreciler var. Norveç, kişi başına düşen milli geliri en yüksek olan ülkelerin başında geliyor. Ya 'Stalin yengecinin'' oburluğu Norveçlileri bitirecek(!) ya da insanoğlunun oburluğu ''Kral” yengeci.
Ekrem abi,
Bu iz takibi neden, diyeceksin. Benim İsveç'e geldiğim öğrencilik yıllarında bu yengeç ucuz talebe yemeği idi. Konservesi o zamanın parası ile 0,35 Avro cent dolayında. Kral da çıplaktı.
Cebelitarık boğazını duymuşsundur. Minicik bir devleti de vardır. Bir gün orada üç balıkçıya takıldım. Beni ''kelepir'' balık turuna çıkarsınlar diye. Aslında ülke dediklerine bakma, kayalık parçası küçücük bir yer. Fakat orada para yıkama işleri olduğundan her şey ateş pahası. O diyarda bizimkinin adına ''Çin yengeci'', diyorlar. İyi piyasası da var. Kilosu 45 ile 70 Avro arasında alıcı buluyor. Sudan çıktığı için yıkama derdi de yok. Balıkçılar, adını duymuşlar. Buralara kadar gelir mi? diye sordular. Bire bir görmüş biri olarak, batıdan güneye doğru emin adımlarla yürüyor, gelir, dedim. Bildikleri sadece kilo fiyatı olduğundan sevinip beni bedava balığa çıkardılar. Denizin dibini süpüre süpüre geldiğinden haberleri yok.
Türkiye'de iken öğrencilik yıllarında Stalin'in çatık kaşlı, pala bıyıklı portre fotoğrafları öğrenci yurtlarının kantinlerini, beyaz badanalı duvarları, otobüs duraklarını işgal ederdi. Boy fotoğrafını hiç görmemiştim. Avrupa'ya çıkınca belden aşağı resimlerini de gördüm. Uzun boylu biri değilmiş. O zaman bizde de memleket barut fıçısı! Bu boydan yukarı resim de kıvılcımlar saçıyordu barut fıçısına. Çok canlar gitti. İnsanlar Anadolu'da artık ağız tadıyla kahvelere gidemez oldu. Anlayacağın bir baskın da bizim ellere...
Çok büyük bir iz takipçisi arkadaşım ölüm döşeğinde. Bütün dünyayı dolaşmış birisi. Stalin'i tanımış. Öyle bir takipçi ki, hem takip ediyor hem de izini kaybettiriyor. Bir yığın metotlar anlatmıştı bana. Örneğin, bazen ayakkabılarının köselesini tersine çevirip yapıştırırmış.Yani iz anyaya gösterirken o aslında Konya'ya gidermiş. Bu yöntem genellikle kaçak avlarda...
Şimdi ona hep hikâyeler anlatıyorum, enerji alıyor. Bizde ''acıyı bal eyle'' derler ya, o mübarek de hep bal olmuş. Haziran'da ölmek zor, diye söyledim geçen gün. Dil ve kültür farkı olsa da bu dostum, bütün bunları anlar ve gülümser.
Ekrem abi, o yüzden iki istekte bulunuyoruz: ”Telli turnam”, benim için. ”Yeşil başlı ördek gibi daldım göllere”, dostum için.
İkimiz de yüzme bilmiyoruz. Bana git, kutupların derinliğine dal, o yengeci görüntüle, diyor. Böyle de biri...
Bu bana neyi hatırlattı, biliyor musun Ekrem abi? Lenin Bolşevik Devrimi'nden bir hayli önce Stockholm'de kongre toplar. Başta Stalin olmak üzere 200 civarında parti delegesi, Rusya'dan gemiyle yola çıkar. Birkaç saat geçmeden müthiş bir fırtına kopar ve gemi ufak ufak sulara gömülür. Gel gör ki, bizim gibi yüzme bilmeyen Stalin'in şansı vardır, Baltık'ın derinliklerinde kalıp yengeçlere yem olmaz. O sırada oradan geçmekte olan bir Finlandiya gemisi bu komünist zevatın cümlesini kurtarır.
Düşün, ya Finlandiyalılar o sırada oradan geçmeseydi?