Haftalardır gelmeyen, bana göre gelemeyen, göçemeyen göç. Nam-ı değer; ‘Bıldırcın Göçü’. Tüm avcıların hasretle beklediği av günü. Geçtiğimiz Salı geldi de geçiverdi. Evet geçtiğimiz salı, yani 06.10.2009 sabahı. Güney batı Trakya’dan ve Marmara adalarından gelen telefonlarla beklentim sevince dönüştü. Yer gök kuş diyordu telefonun ucundaki dostlar. Nasıl sevindim anlatamam. İşte dedim, işte bu… Sonunda geldiler… Tıpkı geçmişte olduğu gibi yine geldiler. Aslında karamsarlığa hiç düşmemiştim. Haftalardır takip ettiğim hava koşulları kuzeylerde hep olumsuzdu. Bununla birlikte çizilen karamsar tablolar çokta endişelendirmişti beni. Ama yinede ümitliydim. Sonunda haklıda çıktım. Esasen hala beklediğim hava bu değildi kuzeyde. Ama sıkışan kuş ilk fırsatta bence yola koyulmuştu. Daha başkaları da olacak. Bekleyin. Ama eski curnatalar yok artık. Olmayacakta. Bunu da biliyoruz. Bu curnatada öyleydi. Bölgesel bence. Ama yine de sevindirici.
Son gelişmeler farklı düşünceler estiriyor beynimde. Önce avcı yanım ağır basıyor. Sonra doğasever yanım. Gelin birlikte ele alalım bu fırtınayı beyinlerimizde;
Avlanma günlerinin haftada üç günle sınırlı olması özellikle göçmen av kuşlarının avcılığını neredeyse imkansız hale getiriyor. Son göç dalgası buna iyi bir örnek. Geldi ve yarın yok. Günlerden Salı. Bilmem kaç salı, belki diğerleri de geldi ve geçti. Gidemedim, avlanamadım. İçim içime sığmadı ama nafile. Kurallar, bana göre kağıt üzerinde kalan yersiz yasaklar. Bohçacıya davet çıkartan, gerçek avcıyı bohçacılığa ayartan kurallar. Doğaya faydadan çok zarar veren yasaklar… Avcılığın haftada üç gün olması bana avlanma izni vermedi. Gitmemde. Ama bu yasaklar sadece benim gibilere. Yani, düşen bu göç dalgası tıpkı çarşamba gibi avlanıldı. Çünkü denetim yok. Çünkü kimse bu yasağın mantığını haklı görmüyor. Ben ise çarşambayı ve hafta sonunu bekliyorum. Ama göç geçiyor. Olsun yine de beklerim. Ama bu av günleri avcı yoğunluğunun en üst düzeyde yaşandığı günler. Bu günlerde mera baskısı neticesinde son derece olumsuz koşullar hem avcı, hem de av için kaçınılmaz oluyor. Ava fırsatın tanınmadığı bu günlerde vurulan av yoğunluğu daha da artıyor. Bir anlamda avın kaçacağı delikte kalmıyor. Bununla birlikte sınırlı zamanda av yapabilme telaşına düşen avcı, bu psikolojisi ile yanlışlara sürüklenebiliyor. Sonuç; doğanın, avın, avcının velhasıl hepimizin zararına oluyor. Ama maalesef yetkililer hala bunu göremiyor, anlayamıyor. Bu kararların alınmasında etkili olanlarda başları kumun içerisinde hala gerçeği göremiyor ve doğru yaptıklarını savunuyor.
Av ve yaban yaşamı her geçen gün daralıyor, azalıyor. Bunda insan nüfusunun hızlı artışı, tüketim alışkanlıklarımız, teknolojik gelişmeler ve duyarsızlığımız en önemli etkiler. Bu hususlar tüm Dünyada geçerliliğini koruyor. Bıldırcında acaba bunların kurbanı mı? Yaban’ da Sn. Halil GÜRÇUR’u dinlerken irkiliyorum. Rusya’da özelleşen arazilerde tarım yapıldığını ve tıpkı bizdeki gibi süne ilaçlamaları sonucu yaban yaşamının yok olduğunu söylüyor. Ümit ederim ki yanlış bilgidir. Ümit ederim ki yeterince gelmeyen bıldırcın göçlerinin ardında bu gerçek yoktur.
Bu gelişmeler ikinci asıl yönümü açığa çıkarıyor. Sizlerden farklı olmayan yönümü. Doğa severliğimi. Artık bizler mizana çekmeliyiz avcılığımızı. Var olan değerlerimizi gün yüzüne çıkartmak zamanı değil mi artık? Bırakın yasaları kuralları bir kenara… Vicdanımız, doğasever yanımız, dini vecibelerimiz, örf-adet ve geleneklerimiz. Yetmez mi? Bence yeter. İşin içine birde sosyal yönümüz girdimi, neler yaparız neler. Haydi biraz kendimize dönelim. Biz olalım. Bir olalım. Ümit ediyorum bu doğa biz avcılarla coşacak. Çünkü en büyük doğa sever gerçekten bizleriz. Haydi bırakalım vurdumduymazlığımızı, bırakalım kayıtsızlığımızı, bırakalım rakamlara boğduğumuz avcılığımızı…
Yasaksız, bol ama sınırlı sayıda vurduğumuz avlar dileğimle saygılar sunarım.