Ege’nin kış havasıyla ortalık buz kesiyor. Belki ısı çok düşük değil ama nem ile birlikte insanın iliklerine kadar işliyor. Dağa tırmanmaya başlayınca ne soğuk kalır ne de nem. İnsanı üşüten beklemek. Hareketsiz durmak. Ama Bay Ahmet hiç böyle geç kalmazdı.
Karşıda Madran dağının tepesi kıpkızıl oldu yanıyor. Güneş ilk çıktığında oradan belli olur. Koyu bir kızıl. Yükseldikçe o güzelliği kaybolur. Kızıllığın altında mor cüssesiyle koca madran dağı duruyor. Erkek köpekler ayak kaldırıp siyiyor. Hepsi kendine bir bölge seçme peşinde. Dikkat edince köpek kısmı bu kadar sidiği nereden buluyor diye şaşırıyorum. Gerçi 1–2 defa attırıyor ama olsun. Hiç durmadan yapınca hayret etmemek elde değil.
- Mehmet Bey
- Buradayız Ahmet dayı
- Keçilere bi dü dedimde Toygar tepesine aşırdım. Kusura galmayın aççıcık geç kaldım.
- Olsun Ahmet Dayı bizde yanına doğru yavaş, yavaş çıkıyoruz.
Bay Ahmet’in geç kalması yataktan anca kalktığından değil. Keçileri çalıya kovalamış, Toygar Tepesi dediği yer yarım günlük yol neredeyse.
Bizimle ava geldiği zamanlar 80’li yaşlarda. Hala dinç, hala genç yüzü kıpkırmızı bir yörük. Ahmet Dayı neden Bay Ahmet? Asker dönüşü Arpaz’a geliyor. Köyün tek berberi Berber Nuri. Oturuyor önüne. Nereden baksanız 1 haftalık sakalı var. Kim bilir nereden geliyor. Ama yolun trenle o kadar tuttuğu belli. Bir güzel tıraş oluyor. Sonra berber Nuri’ye dönüp,
- Burada hutel (otel) bulunur mu?
- Burda hutel mutel bulunmaz. Sen nerdensin? Çok mu uzak gitcen yer de hutel soruyon?
- Ben Siroz’a gitcem de, acaba Siroz’a nerden gidilir?
- Senin adın ne?
- Bay Ahmet.
- Ulen gahbe yörüğü sen Yörük Amet değil min len. Ne zamandan beri Bay Ahmet oldun? Sürez’e Siroz diyon, otele hutel diyon, Yörük Amed’e Bay Ahmet diyon.
Diyerek Yörük Ahmet’i postalıyor. O gün, bu gün adı Bay Ahmet olarak kalıyor.
En büyük özelliği elindeki çok kalite tüfekleri dolma çifteyle değişmesidir. Eğer birisi dolma tüfekle iyi vuruyorsa, vuran avcı değil tüfektir Bay Ahmet’in nezdinde. Elindeki kırma çifteyle dolmayı değişiverir. Ama adam gibi adamdır. Yaşına rağmen beysiz konuşmaz. Son derece saygılı ve ölçülüdür. İyi de avcıdır. Ama artık gözleri o kadarlık görüyor.
- Selamünaleyküm Ahmet Dayı.
- Aleykümselâm Memet Bey. Kusura galma, geçiler beni böyün* çok oyaladı. Oraya dü dedim buraya gitti, buraya dü dedim oraya gitti. Bi aksiliktir oldu işte. Hepinize rasgele.
- Rasgele
- Böyün Gocaharım yakasına avlıyalım. Güzel guş var diyo çoban arkıdaşlar.
- Ne tarafını Ahmet Dayı? Gocaharım yanını mı, Pastra yanınımı.
- Gocaharım, Gocaharım. İn Pınarı yanını.
Arkadaşlarım, Koca Nuri, Muhtarların Mehmet ve Bay Ahmet. İçlerinde yaşıtım olan adaşım Mehmet var. Koca Nuri benden 15 yaş, Bay Ahmet 50 yaş büyük. Koca Nuri 110 kilo, ama iyi yürüyor. Muhtarların Mehmet de Babası bir zamanlar muhtar olduğundan bu adı alıyor. Köy yerlerinde herkesin bir lakabı vardır. Lakapsız kimse, kimseyi tanımaz.
Asar ardına, oradan Şahal Pınarına doğru geçiyoruz. Bir alay keklik kendiliğinden kalkıp Şahal Pınarı’nın üstündeki taşlığa doğru geçiyor. Genelde kayalık, seyrek çalılık bir bölge.
- Eyi yere gitti, açcık ayağıza oynadın bakem. Nuri arkada galma sokul.
- Dur allasen Amat Dayı geliyoz işte.
Daha asıl avlanacağımız yere çok var ama bu alay piyango oluyor. Konduklarını tahmin ettiğim bir kayanın üzerine çıkıp ayağımı taşa vurarak kışalıyorum. 50 m aşağımdan 10 tanesini sessiz sedasız koca bir kayadan dönerken görüyorum. Keklik bayağı huylanmış. Hâlbuki bizim oraların keklikleri çalıya tepildiler mi köpeksiz öldür Allah kalkmaz.
- Ne oluyo len bunlara. Daha yanlana bile sokulmadık.
- Geçenlerde geldiğimde de bunlar böyle uzak kalktı, ardından gittim ama birisini bile bulamadım. Bu gün kalabalığız belki gittikleri yerden buluruz.
- Bırak Memet Bey Allasen şimdi ardından gitcez Gocaharım avı bozulcek.
- Gocaharım’a ordan çıkıvırız canım Nüri. Ne olur sende emme gabagötsün ha.
Fikir beyan etmeyen ne dersen olur diyen bir tek Muhtarların Mehmet. Hepimizin konuşması yorumu sürerken Tomi deli oluyor. Bir şeyler yapıyor ama ne? Katiyen yalan söylemez. Kalkmış kuşa da böyle kıvranıvermez. İşte Tomi geliyor, üzerinde tepindiğim, konuştuğum kayaya ferma veriyor. 2 horoz fırlıyor. Bir soldakine, bir de sağdakine atıyorum. Tüfeği kırıyorum.
- Tüfenk bunlar, tüfenk
- Senin elindeki bundan iyi Ahmet dayı.
Elinde A5 16 numara bir Browning var. İçinde de Belçika fişek var. O zamanlar zor bulunur bir kombine. Ama gözleri pek uzağı kesmediği için keklik parladı mı Bay Ahmet asılıyor tetiğe. Değse zaten parçalanacak. Yumruk büyüklüğünde saçma yerden toz kaldırıyor. Hiçbir şey söylemiyor, kimseye de söyletmiyoruz. En ufak ince bir alay bile olmuyor Bay Ahmet’e. Dedemiz yaşında adam. Bize ne mutlu ki bir tarihle ava gidiyoruz. Muhtarların Mehmet ”Ben saydım 12 taneydi diyor. Yola devam ediyoruz. Herkesin köpeği iyidir, güzeldir ama Tomi zaten yola düzüldü. O yürüdü mü oyalanmanın bir anlamı yok.
Kurban tepelerin arkasındaki küçük tepelere doğru inip, Kocaharım’a geçeceğiz. Tomi kıvranmaya başlıyor yine. Aramda bir dere var. Karşı sırttan bir horoz fıyyak, fıyyak bağırıp kalkıyor. Tüfeği yüzüme alıp, süzdürüp bir de buna atıyorum. Bu gün benim 20 numara tüfek kan kusuyor. 1.40 MKE barut, 1 keçe, 25,5 gr saçma teraziyle düzülmüş fişekler. Aşağıdan Bay Ahmet’in oğlu Nasuh’un sesi geliyor.
- Buba bene godunda nereye gayboluvıdın.
- Ülen kerhaneci keçiyi goyup buraya mı gelivıdın
- Keçi orda yayılıyo, yayılagosun buba.
Nasuh’da bir köpek var evlere şenlik. Kopoydan, seterden, puanterden, sokaktaki köpekten ne bulduysa almış. Nasuh’un önünden bir keklik fırlıyor, 3 saniye içinde çaput gibi oluyor. “Al gel olum, al gel olum” Sonra da köpekten canhıraş bir bağırma geliyor. Tekrar, tekrar bağırmalar devam ediyor.
- Nasuh! Dövme köpeği yahu.
- Nasıl dövmem Memet Bey, guşu dutdu da yudıvıdı.
- Dur ulen bekle soyuverelim demedin mi. Şimdi tüy midesine dokunur hayvanın.
- Memet bey şimdi furum Vallah kopeği.
- Dur, dur şaka, şaka.
Tüfek yüzünde ve çok ciddi, eli de tetikte. Zorla vazgeçiriyoruz o gün köpek kurtuluyor.
Bay Ahmet’in önünden, çalıdan 3 keklik fırlıyor. Tüfeği çevirmesiyle birlikte 1.2.3.4 atıyor ama nafile. Tomi heykel olmuş, keklik de çalıda çıtır, çıtır ses çıkarıyor. Fırladı fırlayacak. O sırada altımdan kendi haline birisi kalkıyor. 2 Koca Nuri atıyor, sonra Mehmet vuruyor. Tüfek sesine Tomi dalıyor. 2 tane birden fırlıyor. Güzelce gözlemeye çalışıyorum ama bir türlü kekliği tüfeğin içine sokamıyorum. Tetiği çekiyorum gele, bir daha çekiyorum, bu sefer keklik tüfeğin içine kendi giriyor. 10 adım atmıyoruz Bay Ahmet’in önünden 2 tane daha fırlıyor. 1.2.3.4 gene bir şey yok. Aynı kekliklere aşağıdan da atıyorlar birisi kanadı kırık düşüyor. Eyvah diyorum. Bunu bulamazlar oğlum Mehmet. Sen yavaş, yavaş aşağıya doğru in. Hemen Koca Nuri’nin sesi geliyor
- Memet Bey
- Geliyorum Nuri Abi.
Aşağıya inip kekliği Tomi’ye buldurtuyorum. Önümüze 5–6 keklik gitti. Bunları bırakmak olmaz deyip artlarından gitmeye karar veriyoruz. Bay Ahmet inmiyor.
- Ahmet Dayı inelim de şu gidenlere bakalım. Nasibi ayağımızla tepmiyelim.
- Yok, Mehmet Bey, ben enmeyecem, bu dağlardan da keklik furmadan eve de gitmeyecem. Nasuh geçinin yanına var, hayvana eyi bak, anana da söle evhamlanmasın. Ne zaman bi keklik furum o zaman dağdan enerim.
3 gün sonra Bay Ahmet 1 keklik, 1 tavşanla köye dönmüş. 5 Gün sonra da acı bir haber geliyor. Bay Ahmet ayağını kırmış diyorlar. Sarı Dere de ki evine ziyarete gidiyorum. Zeytin silkerken ağaçtan düşmüş. Gitmesem kendimi affetmezdim. 1 hafta sonra da cenazesi nasip oluyor.